İMAN VE AMEL HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKEN HUSUSLAR

İNŞİRAH SÛRESİ
3 Eylül 2019
İNSAN HAYATININ ÖNEMİ VE TRAFİK KAZALARI
3 Eylül 2019
İNŞİRAH SÛRESİ
3 Eylül 2019
İNSAN HAYATININ ÖNEMİ VE TRAFİK KAZALARI
3 Eylül 2019

Bismillahirrahmanirrahim.

Allah Celle Celalühü’ya hamd ve sena, Allah Resulu Peygamberimiz Hz. Muhammed Sallahu aleyhi ve selem Efendimize salât ve selamdan sonra:

İman ve Amel ilişkisinin İslam ahkâmında önemli bir yeri olduğunu ve bu meselenin doğru anlaşılmasının Müslümanlar arasında düğümlenen birçok çözülmezlerin halline vesile olacağına inanıyorum. Bu münasebetle bu meydanın Farisi (süvarisi-yetkilisi) olmadığımın bilincinde olarak: “Tümüne gücü yetmeyen tümünü terk etmez “ kaidesine gereğince, istidadımın el verdiği nispette konuya açıklık getirme gayretinde bulunacağım. Himmet bizden inayet ve bereket Allah (c.c.)’dendir.

Burada birkaç konun ayrı ayrı mütalaa edilmesi gerekiyor. Şöyle ki:

1- İmanın mahiyeti,

2- İmanın tarifi,

3- İmanın kabul edilmesinin şartları,

4- İmanın amel üzerinde etkisi,

5- İmanın dünyevi etkisi,

6- İman ve İslam münasebeti,

7- Amel imandan sayılır mı, sayılmaz mı?

Konunun alanı oldukça geniş olduğundan detaylandırılmaya ve hakkında çok söz söylenmesine müsaittir. Fakat ben konuyu daha çok halk tabakalarına hitap eden ve birçok çevrenin açmazı olarak baktığı ve benim de öyle gördüğüm karmaşayı anlamak isteyen ve çözümden yana olan kimseler için özet olarak açıklamaya çalışacağım. Tekrar söylüyorum, bu konudaki bilgi birikimimin kıtlığının, ifade etme istidadımın da kifayetsiz olduğunun bilincindeyim. Ancak samimiyetime ve elde edilmesi gereken gayenin mutlak bir ihtiyaç olduğuna olan inancımla Allah’a sığınıyor ve O’nun inayetine güveniyorum. Düşündüğüm şeylerin çok önemli olduğunu kabul etmekle beraber verimli olacak biçimde dile getirebilir miyim endişesindeyim. Hani: “Kalbimin dili yok bundan ne kadar bizarım,” diyor ya şair! Bu konuda ben de öyleyim işte!

 

I- İMANIN MAHİYETİ

 

Konuya geçmeden önce bir hususa işaret etmek istiyorum: “İyMAN” kelimesinin yazılışında arapça harfleri ile latince harfleri arasında farklılık vardır. Arapça yazılışında Elif ile Mim arasında Elif’i aşağıya çeken “Y” harfi olduğu halde Türkçede “İman” şeklinde yazılan bu kelimede bir harf eksilmiş gibi geliyor bana.

Genel olarak bir kelimede bir harfin eksiltilmesi manayı da eksiltir. Zira “Âmene” kelimesinin çekiminde muzari fiili (şimdiki ve gelecek zaman (*)) “Yuvminu” olarak “vav” ile gelir “Yuminü” değildir. Ancak dil uzmanları diyorlarsa ki; “Türkçe yazılımı böyle olduğundan aynı manayı ifade eder,”  ona bir şey diyemem! Zira dil ilminin ihtisası da ayrı konudur. Bu durumla ilgili endişelerimi böylece belirttikten sonra işi uzmanlarına bırakalım ve esas konumuza dönelim.

İmanın mahiyeti açıklanırken lügat ve Şeri’at yönünden ayırt etmek gerekir. Lügat bakımından “iman” kuvvetlice inanmaktan ibarettir. Herhangi bir şeye tereddütsüz ve kesin olarak inanmışsa, “Ona iman etmiştir,” denir. Bu, batıl bir şeye inanmak bakımından da öyledir. Onun içindir ki; bu kabil inançlara her ne kadar lügatte iman dense de hakikatte gerçek imanın yerini tutmaz, tam anlamıyla karşılığını bulmaz.

Biz iman derken de hakiki ve Şer’î manada imanı kast ettiğimiz için limanın ügat manası üzerinde durmuyoruz. Zira imandan beklenilen gaye ve maksadın lügat manasında

 

(*) Arapçada şimdiki ve gelecek zaman çekimleri aynıdır.

tahakkuku söz konusu değildir. O halde bizim üzerinde duracağımız iman Şer’i manada imandır

. Ve Şer’i imanın mahiyeti şöyle açıklanır: Hz. Muhammed Sallallahu aleyhi ve selem tarafından getirilen dinin tamamına tereddütsüz inanmak ve teslim olmaktır. İnanmakla teslim olmak arasındaki farklılıklar ileride açıklanacaktır. Ama mahiyet itibariyle bir inanca iman denilebilmesi ve iman olarak kabul edilmesi için bu kapsamda bulunması gerekir. Nitekim Akaitte “Ve küllema ata bihirresulu fahakkuhut teslim vel kabulu,” denir. Yani Peygamberin getirdiği her şeyin hakkı onu kabul ve ona teslim olmaktır. (Cibril-i Emin hadisinde Resulullah Sallallahu aleyhi ve selem, Cibril-i Emin’e sorduklarında şöyle tarif etmiş ve mahiyetini şöyle bildirmiştir:

 

CİBRİL-İ EMİN HADİSİ

 

Hz. Ömer şöyle rivayet ederler: “Bir gün Resulullah (s.a.v.)’in yanında oturuyorduk. Elbisesi bembeyaz, saçları siyah, üzerinde sefer (yolculuk) alâmeti görülmeyen ve içimizden hiç kimsenin tanımadığı bir adam zuhur etti. Dizlerini Resulullahın dizlerine dayadı, ellerini dizlerinin üzerine koydu, (Buradaki “dizler” Resulullahın dizleri olabileceği gibi Cibril-i Emin’in kendi dizleri de olabilir) ve şöyle dedi:

—Ya Muhammed (s.a.v.)! Bana İslam’dan haber ver, dedi.

Resulullah (s.a.v.) şöyle dedi:

— İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah Resulü olduğuna şahadet getirmen, namazı kılman, zekâtı vermen, Ramazan Ayı’nda orucu tutman, yoluna gücün yeterse Beyti Haccetmendir, dedi.

Cebrail: Doğru söyledin, dedi.

Hayret ettik. “Hem soruyor hem de tasdik ediyor,” diye.

Yine:

— İmandan haber ver dedi.

Resulullah (s.a.v.):

— Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, Ahiret Günü’ne, hayır ve şerri ile kadere iman etmendir, dedi.

Cebrail:

— Doğru söyledin, dedi.

Yine Cebrail:

— İhsandan haber ver, dedi.

Resulullah (s.a.v.):

— Allah’ı (c.c.) görüyormuş gibi O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyor isen de O, seni görüyordur, dedi.

Cebrail:

Saattan (kıyametten) haber ver, dedi.

Resulullah (s.a.v.):

— Bu hususta soru sorulan da sorandan fazla bir şey bilmiyor, dedi…”

Burada bizim işaret etmek istediğimiz husus İmanın mahiyeti hakkındaki açıklamalarıdır. (Riyazüs-Salihin: 49/50)

Demek ki İmanın Şer-i mahiyeti, imanın temel unsurları olan altı hususa inanmaktır.

 

İMANIN TARİFİ

 

Şer’i manada imanın tarifiinde dört farklı görüş ortaya konmuştur:

1- İman, sadece kalbin fiilinden ibaret midir?

2- Ya da teferruatını nazar-ısadece dilin fiilinden ibret midir?

3- Her ikisinin ortak fiilinden ibaret midir?

4- Ya da diğer azaları ile beraber müşterek bir fiilin adı mıdır?

Birincisi: Bu duruma göre iman, sadece kalpten tasdikin adı olur. Yani kalbiyle tasdik ettiği takdirde Mü’min olarak kabul ediliyor. Bunun dayandığı delilleri araştırmasa ya da bunun şümulü içine giren teferruatı nazar-ı itibara almasa da bu adam bir Mü’mindir denir. Bu, Şiî Mezhebinin yanı sıra bazı kişilerin de görüşüdür.

İkincisi: Bu duruma göre iman, sadece dilin filidir. Yani Resulullah’ın (s.a.v.) getirdiği şeyleri diliyle ikrar ettiği takdirde Mü’min olarak kabul edilir. Ancak burada kalbin marifetişart koşulur, onsuz ikrar geçerli sayılmaz. Bu sahadaki söz sahibi bazı ilim ehlinin görüşü bu istikamettedir. Marifetle beraber olmayan ikrar imanda geçerli sayılmaz.

Üçüncüsü: Bu kavle göre; “İman, kalbin tasdiki yanında dilin de ikrarıdır,” dediler. Muhakkiklerden çoğu bu görüşü iltizam etti (benimsedi). İmam-ı Âzam’dan ve birçok ilim erbabından da gelen rivayet bu istikamettedir. İlim ve marifet sahibi olduğu halde meşru mazereti yok iken dil ile ikrardan istinkâf edenin yani ikrar etmeyenin imanı geçerli sayılmamıştır. Ebu Talib’in küfrüne zahib olanların (kanaat getirenlerin) dayandığı mesnet (delil) budur.

Dördüncüsü: Bu kavle göre: İman; kalp, dil ve diğer azaların ortak fiilinin adıdır. Bunlara göre iman; “İkrar-un bil-lisan ve tasdik-un bil-cenan ve amel-ün bil-erkândır.” Yani ameli terk eden imanın dışında kabul edilir. Hariciler ve Mutezileler kısmen bu görüşü savunurlar. Bunlardan bazıları ameli terk edeni küfre ithal ederler, bazıları da küfür ile iman arasında bir menzil (ayrı bir yerde) kabul ederek ayrı bir değerlendirmeye tabi tutarlar.

Bazen de ameli terk etmekten dolayı imandan çıkarılmasını ve Cennet’ten mahrum bırakılmasını uygun bulmazlar. Selefi mezhebinin çoğu, hadis imamları, kelâm âlimlerinin ekserisi bu görüşü tercih ettiler. İmam Malik, Şafi’î ve Evza’î’den de hikaye edilen bu görüştür. Halbuki, burada açık olarak müşkül bir durumla karşı karşıya kalınmaktadır.

Şöyle ki: Bir şeyin bir rüknü yok olduğu halde nasıl olur da o şey ile Cennet’e girilir? Yani amel imandan bir cüz’ ve rükûn olarak kabul edildiği takdirde o cüz’ü bulunmayan bir imanla nasıl Cennet’e girilir? İman kelimesinin şümulüne ibadet de giriyorsa, imana dâhil olan amelin olmadığı yerde iman eksik sayılır. Dolayısıyla da “Eksik imanla Cennet’e girilir mi?” sorusu akla gelir.

Buna cevaben ise şöyle söylenir: İman, Cennet’e girmekte esas olarak alınan şeylerin toplamının adıdır. O ise ikrarla beraber tasdiktir. Bunun kemali de ikrarla beraber olan tasdikten ibarettir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“Mü’min olanlar, her ne zaman Allah zikredilse, kalpleri Allah korkusu ve saygısıyla titrer, her ne zaman üzerlerine Allah’ın âyetleri okunursa imanları artar, Rablerine tevekkül ederler. Namazı ikame eder, kendilerine verdiğimiz rızktan infak ederler. Onlar var ya; işte onlar, hakkıyla mü’min olanların ta kendileridir.” (Enfal: 2/4).

İmanın yerinin kalp olduğu hakkında müteaddit ayetler vardır:

“Onlar var ya! Allah (c.c.), onların kalplerine iman yazmıştır ve kendinden ruh ile teyit etmiştir.” (Mücadele: 22). Yine: “Arap bedevileri: ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘İman etmediniz, bari Müslüman olduk deyiniz henüz kalplerinize iman girmiş değildir’.” ( Hucûrat: 14)

Resulullah (s.a.v.): “Allahım, kalbimi dinin üzerinde sabit kıl,” diye dua etmiştir. Bu hadis-i şerif imanın yerinin kalp olduğunu ispat etmektedir.

 

 

 

 

 

 

İMAN VE AMEL HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKEN HUSUSLAR (II)

 

Bundan önceki yazımız imanın mahiyeti ve tarifi hakkındaydı.

Bu yazımız ise imanın kabul edilmesinin şartları ile imanın amel üzerine etkileri ve dünya hayatımıza olan etkileri hakkında olacaktır.

 

İMANIN KABUL EDİLMESİNİN ŞARTLARI

 

Bir insan, Şeri’at muvacehesinde Resulullah (s.a.v.)’ın:

“Allahım, kalbimi dinin üzerinde sabit kıl,” duası istikametinde tasdik içeren söz üzerinde bulunduğu müddetçe mü’mindir. Ne zaman ki; bu tasdikin hilafına, tasdiki bozacak tarzda bir tavır ve ifadede bulunursa iman ortadan kalkar. Demek ki; imanı bozan ve yok eden amelsizlik ve isyan değildir. İmanı yok eden ve bozan şey inkâr ve itirazdır.

Binaenaleyh imanın iman sayılması için inancın sabit ve devamlı olması gerekir. Son nefese kadar devam etmeyen iman, iman sayılmaz. Sonra, amel ile imanın ayrı ayrı şeyler olduğunu beyan eden birçok ayet-i kerimeler vardır:

“Ve o insanlar ki; iman ettiler ve sâlih ameller işlediler; onlar Cennet ehlidirler, hem onlar orada kalıcıdırlar.” (Bakara: 82).

Burada “İman etmenin” ma’tûfu (gereği) olarak “salih ameller işledikleri,” bildiriliyor. Ma’tûf ile ma’tûf aleyhin ayrı ayrı şeyler olması kural gereğidir. Bir şey kendi nefsine atfedilemeyeceğine göre mat’ûf olan amel ile ma’tûfun aleyh olan iman aynı şey değildir.

Ayrıca da bir amelin Allah indinde geçerli olması için iman şarttır. Bir şey hem şart hem de meşrût (bir şarta bağlı) olmaz. Bir şey kendi nefsinin şartı olamayacağına göre şart olan iman ile meşrût olan amel aynı şeyler değildir. Bunun böyle bilinmesi birçok müşkülün çözülmesine vesile olacaktır. Bazı Müslüman kardeşlerimizin ameli imana ithal ederek isyan eden insanları kâfir zümresine kattıkları görülmektedir. Bu durum toplum içinde çözümlenmesi gereken birçok meselenin çıkmaza sürüklenmesine sebebiyet verdiği gibi sosyal ilişkileri ve toplumsal barışı büyük ölçüde zedelemektedir.

Burada Ebû Zerr el-Gıfâri’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifin önemli yeri vardır. Şöyle söylerler:

“Bir akşam üstü Resulullah (s.a.v. ) ile birlikte Medine dışına doğru çıkıyorduk. Resulullah bir ara durakladılar ve:

‘Ebu Zerr, sen burada kal ve bekle, herhangi bir harekette bulunma,’ dediler.

Beni orada bırakıp ilerlediler. Bir müddet sonra alaca karanlık arasından bir gürültü işittim; endişe ile hemen ileri atılmak istedim. Sonra da Resulullah’ın “Burada dur!” dediğini hatırladım ve yerimde kalakaldım. Bir müddet sonra Resulullah (s.a.v.) geri döndüğünde endişe ile:

‘Ya Resulallah! Bir gürültü işittim endişelendim ne oldu?’ diye sorunca:

‘Cebrail (a.s.) geldi; ümmetimden “Lailahe illallah” diyenlerin Cennet’e gireceğini müjdeledi,’ dedi.

Ben biraz düşündüm ve:

‘Ya Resulallah! Hırsızlık yapsa da zina etse de yine mi Cennete girecekler?’ dedim.

“Evet; hırsızlık da yapsa zina da etse yine Cennet’e girecek,’ dedi.

Ben bir daha düşündüm ve aynı soruyu bir daha sordum. Resulullah (s.a.v. ) de aynı cevabı verdi. Fakat ben dayanamadım üçüncü kez bir daha aynı soruyu sordum. Resulullah (s.a.v.) bu sefer daha ciddi ve çok açık bir tavırla aynı cevabı verdikten sonra şu ilavede bulundu:

‘Ebû Zerr istemese de, Ebû Zerr’in burnu sürtünse de Cennet’e girecektir,’ buyurdu.

Bunun üzerine ben çok perişan oldum, omuzlarım düştü. ‘Resulullah’ı (s.a.v.) bu derece neden üzdüm,’ diyerek çok mahcup oldum, perişan oldum, yıkıldım.”

Ebu Zerr bu hadisi her ne zaman rivayet ettiyse: “Ebû Zerr istemese de, Ebû Zerr’in burnu sürtünse de!” ilavesiyle rivayet etmişlerdir. Bu konuda birçok samimi Müslüman dostlarımızın da Ebû Zerr’in gösterdiği bu hazımsızlığı gösterdiklerine şahit oluyoruz. Yani:

“Bir Müslüman nasıl olur da zina eder, nasıl olur da hırsızlık eder? Ve ondan sonra da nasıl Cennet’e girer,” diyorlar.

Bu düşüncede olanlar bir bakıma haklı gibi sayılabilirler. Tabii ki, Müslüman bunları yapmamalıdır; ama şeytana ve nefsine uyup yaparsa bu durum bir isyandır, küfür değildir, inkâr değildir. Bu durum insanı dinden çıkarmaz, günahkâr yapar.

Bunlar, birer dinî kuraldır. Dinin esası rivayete dayanır. Din işi dirayet işi değildir. Din işini dirayete dayandırmaya kalkışmak dini çıkmaza sokmaktır. Din buyurur Müslüman da:

“Semi’na ve ata’na,” Duyduk, işittik ve itaat ettik, der.

Müslümanın başka bir seçeneği yoktur. Bu anlayış içtihat kapısını kapatmak demek de değildir. İçtihadın alanı nassan sabit olmayan konulardır. Nass karşısında içtihada mesâğ (izin, ruhsat) yoktur. Peygamberimizin tabiriyle bunlar yani günahlar, birer kazurattır. Müslüman bu kazurata bulaşmamalı, bulaşırsa bunu iftihar vesilesi etmeye kalkışmamalıdır. Allah’ın örtüsü ile örtünüp, Allah’tan bağışlanmasını istemeli, tövbe ve istiğfar etmelidir. Bunlardan her hangi bir pisliğe bulaşan birini bilen bir Müslüman da onu tekfire (kâfir olarak nitelemeye) kalkışmamalı, hukukun kendisine verdiği cezanın ötesinde bir tahkir ve tazyif (küçük düşürme) ile cezalandırmaya kalkışılmamalıdır! Nedamet ve pişmanlık gösteriyorsa bunun samimiyetini ve sadakatini kabul etmelidir. Aksi halde Hz. Usame’nin durumuna düşer ki; Resulullah’ın:

“Kalbini yaraydın da bakaydın ya!” tehdidi ile karşı karşıya kalır.

Sonra tövbe eden insan âsi ve günahkâr olarak ifşa ve ilân edilmemelidir. Hani: “Bir şeyin şüyu’u vuku’undan beterdir “ derler ya! Bir şeyin vuku’u münferit olay olarak kalır, hâlbuki ifşası bir bakıma o günahın reklâmdır, her tarafa sirayet eder ve birçok tehlikeli işlerin kapısını aralar. Nitekim günümüz neşriyatının tahribatı meydandadır.

Sonra, “İsyan eden insanla tövbe eden insan aynı kişiler değildir.” Önceki ve sonraki şahsın aynı kişi olarak görülmemesi gerekir. Tövbe eden insan artık başka bir insandır; o artık bir müddet önce isyan eden insan değildir. O, tövbe ettiği andan itibaren başka bir insan olmuştur. Bunu böyle değerlendirmenin sayısız faydaları vardır. Peygamberimizin tavsiyeleri de bu istikamettedir:

“Müslüman kardeşinizin bir kusurunu örterseniz, Allah da (c.c.) Kıyamet Günü’nde sizin kusurunuzu örter. Kim de kardeşinin kusurunu ortaya çıkarır onu ifşa ederse Allah (c.c.) onu, evinin içinde de olsa utandırır, rezil eder.” (İbn-i Mace: 2/850). Ve:

“Her kim -tövbe etmiş- kardeşini günahından dolayı kınarsa Allah (c.c.) o günahkârı kurtarır ve afiyet verir de onu kınayanı aynı rezalete müptela kılar,” buyrulmuştur. (Cami’ussagiyr: 3/249).

Birçok ilim ve irfan sahibi kişiler bazı hataları dile getirmek istediklerinde: “Benim o günaha müptela olacağımı düşünerek söylemekten kaçınmışımdır,” demişlerdir. Toplumun selameti bakımından bunlar fevkalade önemli dini terbiyelerdir ve yüksek ahlaktır. Hani Hz. Aişe hakkında çıkarılan dedikodu yüzünden gelen ayetlerde:

“Ne olurdu onu işittiğiniz vakit: ‘Sübhanallah; Allah korusun. Bunlar bizim söyleyeceğimiz sözler, konuşacağımız laflar değildir, bunlar apaçık bühtan ve iftiradır,’ deseydiniz ne kaybederdiniz? Allah sizi uyarıyor, bir daha da ebediyen böylesi şeylere dönüp bulaşmayın,” buyrulmaktadır. (Nur: 16/17).

Yani her insana yakışan söz var, yakışmayan söz vardır. Şahsiyet sahibi insanlar her sözü kendilerine yakıştırmazlar. Hoş olmamakla beraber bazı durumlarda söylenmesi gereken sözler olursa da: “Onu başkaları söylesin,” derler ve kendilerini böyle denaete bulaştırmak istemezler.

Bir insanın imanın kabul plânı o insanın yaşayışında görünenlere bağlıdır. “Biz zahire (görünene) göre hükmederiz, gizli tarafının mütevellisi Allah’tır (c.c.).” Yani biz görünen tarafını iltizam etmek durumundayız. “Her ne kadar öyle söylüyorsa da onun içinde iman yoktur,” deme salâhiyetimiz yoktur. Dünya işlerinde insanın hazımkâr olması makbul bir şeydir.

Bir de herkesin gösterdiği sun’i iltifatlara aldanarak, kendine fazla güvenmek ve açık vermek tavsiye edilmemiştir.

“Yeni dostundur, hemen emin olma,” sözü Peygamberimizin (a.s.v.) tavsiyeleri olmakla beraber, özellikle iman ile ilgili konularda Allah (c.c.) ile kul arasına girmek gibi kişinin beyanını tereddüt ve şüphe ile karşılama ruhsatı bize verilmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

“Sana geldiklerinde sana itaatkârız derler, senden ayrıldıkları zaman da başka türlü planlar kurar başka tertipler yaparlar. Allah (c.c.) onların planlarını yazar sen onlardan arka çevir, Allah’a tevekkül et. Allah vekil olarak yeter.” (Nisa: 81).

Yani imanın geçerliliğini değerlendirmek kulun salahiyetini aşar. Ancak insana da dünya işlerinde Müslüman muamelesi yapılabilmesi için Müslüman olduğunu belirten bir ifadesinin ve davranışının görülmesi esastır. Bu ifade ve davranışın Müslümanlar tarafından geçerli olarak kabul edilmesi esastır. Allah katında neyin kabul ve neyin de ret edileceği kestirilemez. Onun için “kabul” kelimesinin üzerinde hassasiyetle durulması gerekir.

Kulun herhangi bir sözünün ya da bir davranışının Allah katında kabul görmesi onun kurtuluşu için yeterlidir. Yapılan işin veya davranışın insanların nazarında büyük bir şey olması da gerekmez. Bu manada bir kediye eziyet etmesinden dolayı cehennemlik olan bir kadından haber verilirken, susayan bir köpeğe su içirmesinden dolayı kurtulan (cennetlik olan) insandan da haber verilmektedir.

Bir zaman Almanya’da Milli Görüş Teşkilatı’nda duvara asılmış bir levha görmüştüm: “Makbul Haccın cezası cennettir,” yazılıydı. “Bu levhadaki ifade yanlıştır,” dedim. “Bu Makbul Hacc değil, “Mebrür” Hacc’dır. Yani kurallarına uygun olarak yapılmış Hacc’dır,” dedim. Zira karşılığının cennet olması için makbul olan şeyin illa da Hacc olması şart değildir. Bu bir söz, bir kelime de olabilir; iki rekât namaz da olabilir, üç-beş kuruşluk bir sadaka da olabilir. Yani her hangi bir şey Allah indinde kabule karin olduysa onun karşılığı cennet’tir. Onun için büyük insanlar: “Allah katında kabul gören okuduğumuz bir İhlas’ımız (İhlas Sûresi), bir kelimemiz veya bir sadakamız olsa bize ne mutlu,” demişlerdir.

 

İMANIN AMEL ÜZERİNDEKİ ETKİSİ  

 

İşte burada imanın amel üzerindeki etkisi kendini belirliyor. Her kabulün altında bir ihlâs sırrı vardır. İhlâs öyle bir sırdır ki, Allah’tan başka kimse buna muttali olamaz. İhlâs, kul ile Allah arasında bir şifredir; buna Melekler dahi muttali olamaz ki; yazsınlar, değerlendirsinler. Şeytan da bilemez ki; bozsun, hevâ da bilemez ki; ifsat etsin. Bu da ilahi bir lütuftur ki; Allah (c.c.) dilediği kullarına nasip eder. Ancak bunda da kulun ciddiyet ve kararlılığı etkilidir. Onun için Allah (c.c.):

“O insanlar ki; bizim için ceht ederler (kendilerini zorlarlar). Biz elbette onları yollarımıza hidayet ederiz.” (Ankebût: 69). Yani, Allah kullarının ciddi ve samimi gayretlerini, hareketlerini ve du’alarını boş bırakmıyor ve bırakmayacaktır. İşte imanın amel üzerindeki etkisi budur. “Her kim Allah’a iman ederse Allah onun kalbini hidayete erdirir.” (Teğabün: 11). Ve:

“O insanlar ki; iman eder ve salih amel işlerler; Biz elbette güzel amel işleyenlerin ecirlerini zayi edecek değiliz.” (Kehf: 30).

“Kadın ve erkekten her kim iman sahibi olduğu halde yararlı işlerde bulunursa Biz ona elbette güzel bir hayat yaşatırız ve işlediği amellerinin en güzelinden mükâfatlandırırız.” (Nahl: 97). Ve:

“Allah’ın kitabını okuyanlar (hakkını vererek tilavet edenler), namazı ikame edenler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak infak edenler asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler. Çünkü Allah, onların mükâfatlarını tam öder ve lütfundan onlara fazlasını da verir. Şüphesiz O, çok bağışlayan ve kendisine yönelenleri şükranla karşılayandır.” (Fâtır: 29/30).

Allah (c.c.) kullarına karşı zulüm edecek değildir. Zerre kadar hayrı olanı elbette değerlendirecek kat kat fazlasıyla karşılığını verecektir.

 

İMANIN DÜNYEVÎ (HAYAT ÜZERİNDEKİ) ETKİSİ

 

Yukarıdaki örneklerde imanın, insan hayatı ve istikameti üzerindeki etkisini kısmen gördük. Dünya hayatı, din ve iman ile aydınlanmazsa bütünü ile karanlıktır.

Din ve iman ile yaşanmayan hayat da bir ölüden farksızdır. Dinin ve imanın ölçülerine göre düzenlenmeyen ortam her zaman bozuk, her zaman bataklıktır. Bu ifadeler mübalağalı tabirler olmayıp, dinin yaşandığı muhit ve toplumla dinsizliğin hâkim olduğu muhit ve toplumun mukayese edilmesiyle açıkça görülebilecek gerçeklerdir.

Ciddi olarak tetkik ettiğimiz zaman bu ifadelerden ne anlaşılması gerektiği görülür. Bu hususta Merhum büyük üstat Said-i Nursi’nin “Kelimat” isimli eserinin Arapça nüshasının 855. sahifesinde Dinî Düzenle hal-i hazırdaki Medeni Düzenler arasında mukayeseli örnekler verilmiştir ki; son derece düşündürücüdür ve bir hakikatin ifadesidir. Bu eserin okunmasını tavsiye ederim.

İmanın hayat üzerindeki etkisini görmek için sadece Asr Sûresi’ni okumak ve üzerinde düşünmek yeterlidir sanırım. Şöyle ki; O mübarek sûre, Asr’a yeminle başlıyor. Bu yeminin dayandığı “Asr” ifadesi hakkında değişik rivayetler vardır. Ancak bununla bütün asırların yani bütün zamanların murad edilmiş olmasını, mananın şümulü bakımından daha doğru olduğu kanaatindeyim. Yani insan var olduğu müddetçe, bütün asırlarda ve bütün zamanlarda mutlaka büyük bir zararın içindedir.

Burada “hasar” sermayeden kaybetmek anlamınadır. İnsanın ana sermayesi hayatı ve ömrüdür. Demek ki; insan hayatı boyunca ve yaşadığı müddetçe zararın içindedir, yaşanan hayat kazanç değil kayıptır. Hem bu hasarın bir sınırı ve ölçüsü de yoktur. Yani insan ne yaparsa yapsın zamanı eritecek ve tüketecektir. Ayrıca bu haber sadece haber stilinde değil yeminle te’kîdli (kuvvetli) olarak verilmiş olduğundan tahakkuk etmesi kaçınılmaz bir akıbettir.

Bu korkunç ve tehlikeli akıbetten kurtulmanın tek yolu ve çaresi sûrede gösterilen unsurları dikkate almaktır. Bunların en başında iman gelmektedir. Ancak Sure-i celilede sadece düz ve kuru kuruya bir imanla yetinilmemektedir; imanın yanında sâlih de amel istenmektedir.

Salih amelin içine her türlü faydalı hizmetler girer. Bunlar: Kur’an okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, sadaka vermek, fakirin elinden tutmak, söz ile de olsa insanlara yardımda bulunmak v.b. amellerdir. Dahası, burada insanın kendi işlediği ameli ile de yetinilmediğini görüyoruz. O sâlih amelleri kendisinin işlemesinin yanısıra başkalarına da tavsiye etmesinin gerekliliği de vurgulanmaktadır.

Burada “Emr-ün bil maruf ve nehy-ün ‘anil münker” hükmünün ağırlığını görmekteyiz. “Hakkı tavsiye” derken, hakkın kapsamı oldukça geniştir.

Sonra, “hakkı tavsiye etmek” pek de kolay değildir. Her hakkı tavsiye ettiğin kimse kuzu kuzu tavsiyeni kabul etmeyebilir. Muhatabın senin tavsiyelerine karşı çıkacak, itiraz edecek, “Başıma hoca mı kesildin” diyecektir. Belki de hakaret etmeye dahi kalkışacaktır. Bu ve benzeri tepkiler karşısında da “Sabırlı olunması” tavsiye edilmektedir. Böylece imanın insan hayatı üzerindeki etki alanının genişlediğini görüyoruz. Bunlar kolay şeyler değildir.

Kamil manada insan olmak da kolay değildir; çok önemli fedakârlıklar gerektiriyor. Onun için: “Dikkat, Allah’ın (c.c.) sil’ası (malı) ucuz değildir; kolay kolay elde edilemiyor,” denilmiştir. Özellikle de kendini beğenen, kibir hastalığına bulaşan insanlar için, hakkı kabul etmek oldukça zordur. Âyet-i kerîmede şöyle deniliyor:

“Yer yüzünde haksız olarak kibirlik taslayanları âyetlerimizden uzaklaştırırız, onlar her ne zaman âyetlerimizi görseler de inanmazlar, doğru yolu görseler de onu yol olarak almazlar; sapıklık yolunu görürlerse onu kendilerine yol olarak seçerler. Çünkü onlar âyetlerimizi yalanladı ve onlardan gafil kaldılar.” (Araf: 146). Ayrıca:

“Rablerini inkâr edenlerin misali, onların işledikleri amelleri (belki kazanç sayılacak güzel işler olsa dahi) sal taşı üzerinde kül gibi olup, şiddetli rüzgârın çarpıp savurmasına benzer ki; hiç bir yarar sağlamaz; bu ise apaçık sapıklıktır.” (İbrahim: 18).  Yani iman esasına dayanmayan her türlü amel havaya (boşa) gider, zira yapılanlar Allah rızası için değildir; başka şeyler gaye edinilmiştir.

Sonra Er-Ragib El İsfehanî, Rahman Sûresi’nin başındaki âyeti açıklarken:

“Rahman olan Allah (c.c.) Kur’ân-ı öğretti de insanı yarattı, “ derler.

Yani belki Kur’ân okumayı bilmiyor ama onun insanlığa verdiği bir mesajı var, bu mesajdan pay almayan insanı insan olarak görmüyor ve kabul etmiyor. Bu yorum insan hayatında dinin ve imanın yerini tespit bakımından son derece düşündürücü bir açıklamadır. Temelinde dini duygu ve iman olmayan herhangi bir amel, davranış, faaliyet Allah tarafından kabul görmüyor, bir değer taşımıyor.

Yüce Mevlam bizleri, nezdinde kabul gören bir iman doğrultusunda amel eden ve bu çerçevede dünya hayatını yaşayan salih kullarından eylesin. (DEVAM EDECEK)

 

 

 

 

 

 

İMAN VE AMEL HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKEN HUSUSLAR (III)

 

 

 

                          İMAN VE İSLAM MÜNASEBETİ

Bundan önceki iki yazımız imanın mahiyeti, tarifi, imanın kabul edilmesinin şartları ile imanın amel üzerine etkileri ve dünya hayatımıza olan etkileri hakkında idi. Bu yazımızda ise imanın İslam ve amel ile münasebetleri üzerinde durulacaktır.

 

 

İman ve İslam münasebetiyle ilgili çok şeyler söylenmiş ve yazılmıştır. Gerçekten üzerinde düşünülmesi gerekir. Lügat itibariyle iman, “Kuvvetlice inanmaktır,” dedik. İslam ise kayıtsız ve şartsız teslimiyettir. Bunlar bir araya getirildiği vakit ikisinin aynı şey olduğu görülüyor. Bu hususta Hızır Bey Çelebî Kaside-i Nuniye’sinde: “İman, İslam’a mugayir değildir. Şeri’atta bunlar için ayrı hükümler yoktur,” diyor ki; şahsen Hızır Bey’in bu kasidesinde geçen beyitleri çoğunlukla birer kaziye-i muhkeme olarak görüyorum. Bir takım mukaddime ve muhakemeden sonra tespit edilmiş neticeler olarak kabul ediyorum Kasidenin bir çok beyitlerinin de aynı kuvvetle kesinlik ifade ettiğine inanıyorum. Ayrıca bir çok ilim erbabı; İman, İslam, Din, Tarikat, Şeri’at, Millet ve Namus gibi kavramların aslında zat itibariyle bir olup, itibarî yönden farklı olduklarını söylemişlerdir.

Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilmiş ilahî hükümler mecmu’ası ve kendisine inanılarak itikat edilmiş ettiği esasları kabul edilerek inanıldığı itibarı ile “İman”,

Kabul edilerek yoluna baş konulmuş ve teslim olunması itibariyle “İslam”

Bunu yaşayanlara sevap ve isyan edenlere ceza verilmesi itibariyle” Din”,

Yolu takip edilerek sülük edilmesi itibariyle “Tarikat”,

Maksada götürüp fıtrî ihtiyaçları meşru yoldan karşılaması itibariyle “Şeri’at”,

Toplumu bir merkezde toplaması itibariyle “Millet” ve

Cebrail (a.s.) vasıtasıyla gelmiş olması itibariyle de “Namus” isimleri verilmiştir derler.

Ayrıca bu ifadelere benzer Hz. Ali’nin bir açıklaması vardır ki: “İslam, teslimdir, teslim yekindir, yekin tasdiktir, tasdik ikrardır, ikrar edadır, eda sâlih ameldir,” demişlerler. ( Nehcül Belağa: 426).

Bu durumda herhangi bir insan için: “Bu adam Müslüman’dır ama Mü’min değildir,” ya da: “Bu adam Mü’mindir ama Müslüman değildir,” şeklinde ayrı ve farklı hükümler verilmesi kolay değildir. Ancak bazı âyet-i celilere baktığımız zaman bunlar üzerinde farklı düşünmeyi gerektirecek durumlarla karşılaşıyoruz. Örneğin: Hucurât Sûresi’nde: “Arap bedevileri iman ettik dediler. (Ya Muhammed!) De ki: iman etmediniz, bari Müslüman olduk deyiniz, henüz kalplerinize iman girmemiştir. Allah’a ve Resulüne itaat ederseniz Allah (c.c.) amelinizden hiçbir şeyi zayi edecek değildir. Zira Allah (c.c.) bağışlayıcı ve rahmet edicidir.” (Hucurât: 14). Burada Araplar, iman ettiklerini ifade ediyorlar fakat bu ifadeleri Allah katında geçerli iman sahibi olduklarını anlatmaya yetmiyor. Ve kalplerine henüz imanın yerleşmediğini, Allah katında geçerli sayılacak iman bilincine henüz sahip olmadıklarını, gerçekten ciddi ve samimi olarak iman ettikleri takdirde ise amellerinin zayi edilmeyeceği bildiriliyor. Ancak o anda onların, Müslümanlardan gelmesi muhtemel tepki ve etkilerden salim kalmaları için sureta Müslüman olduklarını açıklamaları kendilerine telkin ve talim edilmiş oluyor. Demek ki; İslam ahkâmına tabi tutulabilmeleri için zahiri manada Müslümanlık göstermiş olmaları gerekiyor. Burada Allah katında kabul gören bir İman ile sadece İslam ahkâmına tabi tutulmaları için gösterilmiş İslam arasında açıkça bir farklılık görülmektedir.

Hz. İbrahim (a.s.) devrinde Lut kavminden bir toplum helâk edilmek üzere Melekler gönderiliyor. Ve şöyle söylüyorlar: “Biz oradan mümin olanları çıkardık, (helâk etmemek üzere). Ancak Müslüman olan bir haneden başka bulamadık,” diyorlar. (Zâriyât: 35–36). Burada: “Mü’min olanları çıkardık Müslüman olan bir hane ehlinden başka bulamadık,” diyorlar Demek ki; burada Hücurât Sûresi’nde gördüğümüzün tersine, orada “Bari Müslüman olduk deyiniz, kalbinize iman girmemiştir,” deniyorken burada, sûreta Müslüman görünenlerin gerçekten Mümin olmadıkları bildirilmektedir. Zariyât Sûresi’nde ise bunun tersine “Müminleri çıkardık ama Müslüman olan bir hane halkından başkasını bulamadık,” deniyor ki; kendilerini Mü’min olarak gösteren kimselerin gerçekten Müslüman olmadıkları bildirilmektedir. Bir yerde Müslüman olarak kabul edilenler Mümin olarak kabul edilmiyor. Diğer bir yerde de Mü’min olarak görülenler Müslüman olarak kabul edilmiyor. Görülüyor ki; gerçek manada Mü’min olanlarla, gerçek manada Müslüman olanları insanlar tarafından hakikate uygun olarak tespit ve kabul etmek beşer takdirinin üstünde değerler ifade etmektedir. Bunun mahiyetini ve hakikatini Allah’a havale etmekten öte insanın yapabileceği herhangi bir şey olmadığını görüyoruz.

Bir yerde bir İnsan için: Bu bir Mü’mindir diye hüküm veriliyor. “Kalbini yaraydın da bakaydın ya!” denilmek suretiyle verilen hükmün geçerli olamadığı bildiriliyor. O bir taraftan: “Müminleri yerlerinden çıkardık, kurtarmak istedik; bir hane halkından başka Müslüman bulamadık,” deniyor. Mü’min olarak görülenleri Müslüman olarak kabul etmedi. Demek ki, İslam’ın şartı olarak bilinen beş şeyin birer etiket olarak Müslüman’ın üzerinde bizzat görülmesi gerekiyor. Şayet bunlar yoksa İslam eksiktir. Tam teslimiyetin gerektirdiği mükellefiyet yerine getirilmemiş ve şartlar tamamen tevafür etmemiştir; dolayısıyla kamil manada Müslüman olarak kabul edilmesi için İslamı diliyle, fiiliyle ve azası ile yaşaması gerekiyor. Hani Ku’ân-ı Kerîm, münafıklardan haber verirken:

“Allah’a ve mü’minlere karşı hile ve düzen kuruyor, onları aldatmak ve atlatmak gayreti içindedirler, ama sadece kendi nefislerini aldatırlar. Ancak, bunun şuurunda değiller,” buyrulmaktadır. (Bakara: 9) Buradan da anlaşılacağı üzere; İman adına da yapılsa, İslam adına da yapılsa ihlas ve samimiyetten mahrum olan her türlü tutum ve davranış geçerli değildir ve sadece aldatmacadan ibarettir. Yani şunu söylüyorum: Herhangi bir mal alırken etiketine ve markasına bakıyoruz, eğer aradığımız marka değilse güvenemiyoruz. Müslüman’ın da markası İslam’ın şartlarıdır. ALLAH’ım taksiratımızı affetsin de bizleri korusun! Âmin.

 

İMAN VE AMEL ARASINDAKİ MÜNASEBET

 

İşte tam burada iman ve amel münasebetini etraflıca düşünüp araştırmak ihtiyacı zorunlu olarak ortaya çıkmış oluyor. Esasen bu yazıyı ele alırken ana tema olarak seçtiğim, düşündüğüm şey toplum içinde enine boyuna müzakere etmek suretiyle bir çok farklı fikir ve düşünce sahibi insanların buluşabilecekleri ortak bir zemini dile getirmek, en azından bu hususta endişesi olmayan insanların dikkatini çekerek himmetlerini uyarmak, bir takım fikirlerde şartlanmış insanların iltifatına mahzar olamasa dahi, düşünme ve araştırma lüzumunu kabul edecek açık fikirli ve açık düşünceli ve tereddütlü insanların kısmen de olsa intibahlarına vesile olmak idi. Bunu başarabilme hususunda kendimden pek de emin olmadığımı belirtmek isterim. Ancak bunu yapacak birilerinin mutlaka ortaya çıkmaları ve harekete geçmeleri gerektiği düşüncesiyle buna vesile olmak istedim.

Zira memleketimizde Müslüman olduklarından asla şüphe etmediğim birçok insanın din ve iman noktasında buluşmaları ve birleşmeleri mümkün ve müsait iken, çok sathî ve imana taalluk etmeyen bir takım meseleler yüzünden karşı karşıya geldikleri ve acımasızca birinin diğerini eleştirerek mücadele ettikleri görülmektedir. Hatta silahlara başvurulmak suretiyle nice masum kanların akıtıldığı bir vak’adır. Bu insanlar birbirlerine soğuk davranacaklarına, fikir ve düşünce hürriyeti çerçevesinde herkes inançlarını ve düşüncelerini ortaya koysa, meseleler karşılıklı olarak açıkça konuşulup müzakere edilse ve değerlendirilse hem toplumsal barışa katkı sağlanmış hem de bireysel olarak rahatlamış olurlardı.

Şahsen, sayıları hiç de küçümsenmeyecek Alevîlerin ve Sünnîlerin toplumsal ve bireysel münasebetlerinde çözümlenemeyecek bir sorun olduğunu kesinlikle kabul edemiyorum. Bu düşünceyle tekrar tekrar söylüyorum ki; meselelerin sadece açık yüreklilikle müzakere edilmesine ihtiyaç vardır. İnsanlar konuşurken, en azından karşısındaki muhatabının fikir ve ifadelerine saygı duyar ve anlayış gösterebilirse yakınlaşmalar, anlaşmalar kolaylaşır. Aslında müzakerenin bizzat kendi kuralları vardır ve bu kurallara mutlaka uyulması gereklidir.

Bir yerde “Hürriyet vardır,” derken sınırsız bir hürriyet düşünülmemelidir. Her şeyin bir sınırı olduğu gibi hürriyetin de elbette bir sınırı vardır. Ceffel kalen konuşmayı red ve inkâr etmek yerine konuşulan şeyin neresinde eksiklik ve hilaf-ı hakikat olduğu noktasına itina gösterilirse, müşküllerin çözümü nispeten kolaylaşır. Tabii ki; bütün bunların yanında ana unsur olarak hüsn-ü niyet esastır. Hüsn-ü niyetin hâkim olmadığı herhangi bir müzakereden müspet sonuç almak mümkün değildir. Şartlanmış ve sabit fikirlilikle bir yere varılamaz.

Değil mi ki; insanlar bir arada yaşamak mecburiyetindedir. Beraber yaşayacağı insanlarla kavgalı yaşayacağına barış ve emniyet içinde yaşamaları daha yakışıklı ve daha centilmence tutum olmaz mı? Hem huzur ve emniyet içinde yaşamak hayata bereket getirir. Zira kavgalı yaşamak her iki tarafın da zararına, emniyet ve güven içinde yaşamak her iki tarafın da huzur ve menfaatinedir. Bu durum belki karşılıklı fedakârlığı da gerektirecektir. Öyle de olsa, huzurlu yaşamak için fedakârlık yapmak daha akıllıca bir tutum değil midir? Bu kabil fedakârlıktan her hangi tarafın zararlı çıkacağı düşünülemez ve savunulamaz. Zira nerede barış varsa orada huzur vardır; nerede ihtilaf (çatışma, anlaşmazlık) varsa orada huzursuzluk vardır ve emniyet yoktur.

Burada ihtilaf konularından bazılarına işaret edelim.

Resulullah’ın (s.a.v.) ashabından bazıları hakkında farklı görüş ve düşünceler vardır. Ancak, dinî kaynaklar tamamıyla ortada ve sabittir. Dinî meseleler kesinlikle rivayete dayanır; bu konuda dirayet hüküm ifade etmez Belki vicdani kanaat şahısların kendisini bağlar. Sevgiler gayri ihtiyaridir. İnsan birini sevebilir de sevmeyebilir de. Kimse birilerini sevmeye mecbur tutulamaz. Belki sevdiğinden dolayı ya da sevmediğinden dolayı sevap ya da günah kazanabilir. Ama bu husus bir insanın dine girmiş olmasını ya da dinden çıkmış olmasını gerektirmez. Elbette amellerin müspet ve menfi karşılıkları vardır ama bu husus vacip değildir. Allah (c.c) dilerse bağışlar, dilerse değerlendirir.

Hz.Ali ( k.v.)’yi sevmeyen hiçbir Müslüman düşünemiyorum.  Hatta Ehl-i sünnet âlimlerinden “Ben Hz. Ali (k.v.)’yi Hz. Ebu Bekir’den daha çok seviyorum,” diyenler çıkmıştır. Ebu Bekir’in efdaliyeti üzerinde icmâ olmasına rağmen bu düşünce tarzı kınanmamıştır. İmam-ı Şafi’nin: “Eğer Hz.Ali’yi (r.a.) sevmek Rafizilik ise iki cihan şahit olsun ben Rafiziyim,” dediği meşhurdur.

Kerbela Vak’ası’nda olan olayları normal görecek hiçbir Müslüman, değil hiç bir insan tasavvur edemiyorum. Bunların acısını paylaşırken kimilerinin daha ağır ve kimilerinin de daha hafif geldiğini düşünmek bile istemiyorum. Bunlara karşı müşterek görevimiz onlara hayır dualarda bulunmak, bu feci cinayeti irtikâp edenlere de içimizden buğzetmek ve soğukluk duymaktır. Onlara lanet okumak da bize fazla bir şey kazandırmaz. Lânet okumamak ise günah değildir, sorumluluk gerektiren bir eksiklik de değildir. Kaldu ki; İblis- Laine dahi lânet okumamak günah değildir. Sonra bunlar hakkında sabit olan şeyler isyan ve zulümdür, inkâr ve küfür değildir. Doğru olanı, inkâr ile isyanı ayrı ayrı değerlendirmektir ki; bu yaklaşımın birçok müşkülün çözümüne vesile olacağı kanaatındayım. Zira yukarıda da işaret edildiği gibi amel imandan bir cüz değildir.

Allah (c.c.) bazen: “Ey iman edenler!” diye hitap ettikten sonra başka bir mükellefiyet getirmektedir. Örneğin: “Namaz kılın” ,”Oruç tutun”, Zekât verin” v.b. Yani, iman ayrı amel ayrıdır. Haramı irtikâp ya da farzı terk etmek isyandır; inkâr etmediği müddetçe dinden çıkarmaz. İsyan eden, günah işleyen insan dinden çıkmaz. Dinden çıkaran şey cahd(bile bile inkâr)dır.

Sonra insanın hakiki değerini kimse takdir edemez. Haklarında Cennetlik olarak haber verilenlerin Cennetlik olduklarını kesin olarak söyleyebiliriz. Zira bu konuda haber vardır. Haklarında böyle bir haber gelmeyenler hakkında ise kesin hüküm veremeyiz. Haklarında takdirkâr haber verilenler hakkında da hafiflik ifade edecek söz ve ifadelerde bulunamayız.

Örneğin: Resulullah (s.a.v.) sahabeler hakkında bazı açıklamalarda bulunmuştur. Bunları yok sayamayız. Resulullah şöyle diyor:

“Ashabıma laf atmayın, onlar hakkında olumuz konuşmayın. Nefsimi yedi kudretinde tutan Allah’a yemin ederim ki; her hangi biriniz Uhud Dağı kadar altın infak etse onlardan bir müd (bir avuç) kadarına, hatta yarısına eremezsiniz.” (Keşfül Hafa: No: 3012). Hadis-i şerifi; Ahmed, Buhari, Müslim, Ebü Davud, Tirmizi Ebü Said’den rivayet etmişlerdir. Bu hususta birbirini destekleyen birçok hadis-i şerifler varır. Sonra, Ceyşül Usre olayında Resulullah ashabından askere yardım talebinde bulunduğu zaman Hz. Osman’ın külliyetli miktarda yardımda bulunduğunu biliyoruz.  Özellikle bir miktar altın ve gümüşü karışık olarak Resulullah’ın (s.a.v.) kucağına döktüğünde, Resulullah (s.a.v.) bir yandan onları eliyle karıştırırken, diğer taraftan:

“Bundan sonra Osman’ın yaptığı şeyden zarar mı görür!” diyerek iki defa tekrar ettiği rivayet edilir. (Suyuti: Tarih-ül- Hülefa: 173). Ayrıca: “Şahsiyetli ve cömert insanların hata ve tökezlemelerini eleştirmeyin, görmemezlikten gelin! Ne biliyorsunuz; belki Allah (c.c.) onun elinden tutmuş da her düşmesinde ve tökezlemesinde kaldırıyordur?” (Keşf: No: 485).

Allah (c.c.) kulunu kurtarmak istiyor, onu cezalandırmak istemiyor. Şöyle buyuruyor:

“Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin? Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.” (Nisa: 147).

Buradaki şükrün şümûlü geniştir. İnsan dünyaya gelmekle büyük bir nimete mahzar olmuştur. Bu nimetin şuurunda olur da kendisine bu varlığı veren Allah’a (c.c.) iman ile minnettarlığının şuurunda olursa, Allah (c.c.) onun cezalandırılmasını istemez. Nitekim Hadis-i şerifte şöyle geçer:

“Kıyamet Günü’nde insanların hesaba çekildiği bir anda Allah (c.c) elini mü’min kulunun üzerine koyar, onu kapatır ve ondan sonra da kuluna sorar:

—Şu günahı hatırlıyor musun? Şu günahı hatırlıyor musun?..

Kul:

—Evet, Ya Rabbi! Hatırlıyorum, der.

Bütün günahlarını ikrar eder ve kendi kendine:

—Eyvah yandım helâk oldum! Bundan sonra da benim için kurtuluş yolu kalmadı, diye dehşet ve endişeye kapıldığı bir anda Allah (c.c) şöyle der:

—Kulum, Ben seni dünyada bunları işlerken ifşa etmedim; seni gizli olarak bıraktım, rusvay etmedim, bugün de seni ifşa etmiyorum; seni bağışlıyorum, der ve kitabı sağdan verilirir.” (Buhari: 3/97).

Yani burada, kul günahlarının gizli kalmadığını Kerim ve Rahim olan Allah’ı tarafından bilindiğini ve sadece Allah’ın (c.c.) lütuf ve keremiyle bağışlandığını görüyor.

Buradan da anlaşılacağı üzere Allah (c.c.), kulunu cezalandırmak için sebep aramıyor, kurtarmak için bahane arıyor.

Ayrıca, Resulullah (s.a.v.) siyasi faaliyetlerini gizli yürütürken, bunlara muttali olan Hatep bin Ebu Balta’ya bir mektupla durumu Kureyş halkına bildiriyor. Bunun üzerine Allah Resulü bu sahabeyi sorguya çekiyor. Tam bu sırada Hz. Ömer hiddetleniyor ve:

“Ey Allah‘ın Resulu bırak da bu münafığın boynunu vurayım!” diyor.

Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) .” Hayır ya Ömer! Bu adam Bedir Harbi’nde bulunmuş askerlerimizdendir. Ne biliyorsun Allah (c.c.) Bedir ehli üzerine muttali oldu da: ‘Siz ne yaparsanız yapın bundan sonra Ben size azap verecek değilim, hepinizi bağışladım,’ demediğini!” (Müslim: 2/1941).

Yukarıda işaret edildi; Allah (c.c.)’nun rızasını kazandıracak, kabulüne mahzar olacak herhangi bir işin, eylemin, davranışın gerçek değerini kul asla takdir edemez, değerlendiremez. Bunlar hakkında gelen haberler nasıl bildirildiyse onu öylece, olduğu gibi almaktan öte her hangi bir şekilde tevile ve tefsire murahhas değiliz. Din budur ve dindarlık da ancak böyle değerlendirilir.

Özellikle bu büyük davanın canlanıp güçlenmesi ve yaşanan bir hayat haline gelmesini sağlamaya yönelik çalışmalarda samimi olarak ciddiyetle verilen hizmetler ve katkılar her türlü takdirin üstündedir. Dikkat edilirse bu uğurda sebat gösterenlerin hem dünya, hem de ahiret ile ilgili hayatlarında feyiz ve bereketleri devam edip gitmektedir. Elbette Allah kulunun ihlâs ile olan hiçbir hizmet ve emeğini karşılıksız bırakmayacaktır.

Bu değerlendirme sadece Reslullah (s.a.v.) devrine mahsus da değildir. He ne zaman bozulmuş bir toplumun ıslahı ve irşadı ile görevli bir Peygamber gelmişse onun faaliyetlerini desteklemek, davasını icra etmek üzere ona yardımcı olan insanlar takdirle yâd edilmişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Nice Peygamberler ile ‘Rabbanî’ ismini verdiği inanmış kimseler savaşta Allah yolunda kendilerine isabet eden acılardan gevşemedi, zayıf düşmedi; karşılarındaki güce de teslim olmadılar. Allah (c.c) sabredenleri sever. Onlar ancak şunu söylediler: ‘Rabbimiz günahlarımızı bağışla, işlerimizde israflarımızı affet, ayaklarımıza sebat ver ve kâfir kavimler üzerine yardım et.’ Allah (c.c.) onlara bunun karşılığında dünya sevabı verdi, ahiret sevabı ise daha da güzeldir. Allah iyilik edenleri sever.” (Âl-i İmrân:146/148).

İlahi dava elbette her zaman ve her yerde önemlidir. Özellikle son din ve en mütekâmil olan İslam Dini’ne hizmet etmek ve bu dinin yayılmasına vesile olmak ne büyük bahtiyarlıktır; bu hizmet unutulup zayi edilecek cinsten değildir. Onun için Sahabe-i Kiramı bu ölçüler içinde değerlendirmek gerekir.

Bir televizyon programında bir takım hoca efendiler müzakere ediyordu. İçlerinde Alevi vatandaşları temsil eden birisi de vardı. Konuşmacılardan biri sahabenin fazileti ile ilgili konuştu. O sırada, o zat:

“Muaviye de sahabedir,” şeklinde bir söz söyledi.

Hatip:

“Onu geçelim,” diyerek konuyu geçiştirdi.

Doğrusu bu geçiştirme tavrı beni tatmin etmedi. O programı belki binlerce Alevi vatandaşımız izliyordu. “Orayı geçelim!” demek onları tatmin etmeyeceği gibi Sünni vatandaşları da tatmin etmez. Bu konuyu herkesin anlayacağı bir dil ile izah etmek gerekirdi, diye düşünüyorum. Bu konular öyle birkaç sohbetle de halledilecek konular değildir. Ama yoğun olarak her yönden ve sık sık belirli ölçüler içerisinde samimiyetle müzakerelerine devam edilirse semeresinin alınacağına inanıyorum.

 

BİAT-ÜR RIDVAN  

 

Hicretin altıncı yılının Zilkade Ayı’nda Resulullah (s.a.v.) Umre yapmak üzere 1400 kişilik bir toplulukla Medine’den yola çıktı. Fakat Mekke müşrikleri ile münasebetleri olumlu değildi. Onun için Mekke yakınlarına vardıklarında onlara şöyle bir haber gönderildi:

“Bizler bir topluluk olarak Kâbe’nin ziyaretine geliyoruz, üzerimizde herhangi bir silah taşımıyoruz, hiçbir kavga ve çatışma düşüncesinde değiliz. Sadece ibadet niyetiyle Kâbe’yi tavaf etmek istiyoruz.”

Fakat karşı taraf bunu anlayışla karşılamadı ve bu ibadeti engellemek üzere aralarında karar aldılar. Bu kararlarını bildirmek üzere de temsilcilerini gönderdiler. Temsilcileri vasıtasıyla bu ibadete izin vermeyeceklerini bildirdiler. Bunu üzerine karşılıklı müzakereler yapıldı.

Bu arada karşı tarafı yumuşatmak ve onları ikna etmek üzere temsilci olarak Hz. Ömer’in gönderilmesi düşünüldü. Fakat Hz. Ömer sert mizaçlı ve Kureyş tarafından da kabul edilir görülmediğinden daha yumuşak huylu ve aynı zamanda zengin olup birçoklarına faydaları dokundurmuş olan Hz Osman’ın gönderilmesine karar verildi. Hz. Osman onlara gerekli açıklamalarda bulundu, ancak ikna edemedi.

Tam bu sırada Hz. Osman’ın Kureyş’liler tarafından şehid edildiğine dair bir haber yayıldı. Hz. Resul bu haber üzerine toplumu ile bir bağlılık anlaşması yapmak mecburiyetinin doğduğunu gördü ve onlarla yeniden bir biat yapıldı. İşte “Biat-ür Rıdvan” diye meşhur olan biat budur.

Biatın ana unsuru Hz Osman’ın intikamını almaktı. Burada İslam toplumunun yapısı hakkında önemli bir mesaj vardır. Bu durumda:

“Müslümanlardan biri olan Hz. Osman şehit olduysa ne yapalım “Allah rahmet etsin“ diye kalacaklar mıydı?

Yoksa:

“Hayır, bir arkadaşımızın öldüğü yerde hepimiz öleceğiz,” diye arkadaşlarına sahip mi çıkılmalıydı?

Müslümanlar işte bu ikinci şıkkı seçtiler. Bir ağacın altında toplanmak suretiyle 1400 kişiden tek bir hain müstesna gönül birliği ile yemin ettiler. Biat tahakkuk etti. Gerçi Hz Osman şehid edilmemişti; hatta kendisine iltifat gösterilmiş:

“Arkadaşlarına Umre yapmak üzere izin vermiyoruz ama sen istersen kendin Umreni yapabilirsin,” demişlerdi. Fakat Hz Osman, o büyük insan:

“Hayır!” dedi. “Arkadaşlarımla paylaşamadığım bir ibadeti ben de yapmıyorum,” diyerek şahsiyetlerini ortaya koymuştur.

Bu olayı Muhammed El Busayri dile getirirken: “Öyle bir edep ki; ameli terk etmekle sevabı kat kat katlamıştır,” diyor. Hz. Osman Umre yapmış olsa bu kadar sevap kazanmayacaktı.

Kureyş halkının bu ibadet kervanını anlamaya hiç niyetleri yoktu; kesinlikle karşı çıktılar. Hatta peşi peşine muhtelif temsilciler göndermek suretiyle engellemekte ısrar ettiler. En son bir takım şartlar üzerinde anlaşma sağlandı. Şöyle ki:

1- On sene içinde aralarında savaş olmayacak.

2- Bu yıl Umre tavafı yapmadan geri dönülecek.

3- Müslümanlardan her hangi biri Mekke’ye iltica ederse onu geri vermeyecekler.

4- Mekkelilerden biri Müslümanlara iltica ederse onu iade edecekler.

5- Umre ibadetlerini bir sene tehir edecekler ve gelecek sene Mekke’ye girmelerine müsaade edilecek; ancak üç günden fazla Mekke’de kalınmayacak.

6-Kureyşten herhangi biri Muhammed (a.s.) ile anlaşmak istese anlaşma yapabilecek; Müslümanlardan biri Kureyş ile anlaşmak istese onlar da anlaşma yapabilecek.

Fakat bu şartlar Müslümanlara oldukça ağır geldi, itiraz etmek istediler. Fakat Resulullah (s.a.v.):

“Eğer bizden onlara biri giderse onu geri almanın bir faydası yok, ondan bir hayır gelmez. Şayet bizden biri onlara geçerse orada kalsa bile o bizimle beraberdir; o bizden kopmaz” diyerek ikna etti.

Bu durumda Müslümanların burada kurbanlıklarını kesip, tıraş olmak suretiyle ihramdan çıkıp dönmeleri gerekiyorken Resulullah bir türlü arkadaşlarını ikna edemedi. Resulluh  üzgün vaziyette içeri girdiği zaman mübarek eşlerinden Ümmi Seleme onun bu endişeli  halini görerek sebebini sordu. O da arkadaşlarını ikna edemediğinden dolayı endişeli olduğunu söyledi. Ümmi Seleme, kendilerine:

“Ya Resulallah! Onları ilzam etmek için kendinizi fazla yormayın; bizzat kendiniz Kurbanınızı kesin ve tıraşınızı olun. Onlar da seni takip edeceklerdir,” demesi üzerine Resulullah, eşinin dediğini yaptı ve kadınların tavsiyelerine kulak vermenin gerekliliğinin bir örneği burada yaşanmış oldu. Aklın, ilmin ve muhakemenin yürütüldüğü ortamda nasıl verimli ve saadetli semerenin derlenmiş olduğunu da burada bir daha görmüş oluyoruz.

Allah (c.c.) Kur’ân-ı Kerîm’de bu olayı anlatırken şöyle buyurmaktadır:

“Allah (c.c.), gerçekten Müminlerden razı oldu. Hani onlar bir ağacın altında sana biat ediyorlardı.  Allah (c.c.) onların kalbindekini bilmişti ve onlar üzerine sekineyi (iç huzuru) indirmiştir ve onlara yakında fetih sevabını da vermiştir.” (Fetih: 18).

Müslümanların ölüm-kalım meselesi olan böylesi önemli günlerde gösterdikleri metanet ve selâbet-i imaniyenin insan hayatı üzerindeki tesirini her zaman olduğu gibi burada da müşahede etmiş oluyoruz. İnsanların bu payeden mahrum kalmaları büyük bir talihsizliktir. Rabbim cümlemizin kalbini ve aklını iman şuuru ile teçhiz etsin! Bakın Ayet-i celile Allah’ın onlardan razı olduğunu açıkça beyan ediyor. Yani bu adamlar yeryüzünde geziyor, insanlar bunları görüyor ve biliyorlar ki; Allah onlardan razıdır. Hatta onları birilerine gösterirken parmakla işaret ederek: “Bu adam cennetliktir; Allah ondan razı olmuştur,” diyerek tereddütsüz takdim edebiliyor.  Hayr-i cari işte bunlardır.

Biz bu hususları ancak dinden ve Peygamberlerden öğreniyoruz. Başka türlü bu hükümler nasıl tereddütsüz olarak ifade ve izah edilebilir? Onun için insanlık Peygambere muhtaçtır. Bunu Hızır Bey Çelebî Nuniye’sin de şöyle açıklar:

“Allah (c.c.), bize ayetlerle tasdikli olarak Peygamberler gönderdi. Çünkü halkın onlara hem aklın hükmünde hem de dinler ilminde ihtiyaçları vardır. Eğer onlar olmasa ne dünya işleri ve ne de ahiret işleri intizam bulamazdı. Zira insanların dost ve düşmanlık duyguları onlara karşı âdilane davranmalarına el vermezdi.”

Bu hakikati Kur’ân-ı Kerîm haber verirken şöyle diyor:

“(Ya Muhammed!) De ki: ‘İşte benim yolumdur. Ben Allah’a basiretle davet ediyorum, ben ve bana tabi olanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz’…” (Yusuf: 108).

Yani Resulullah (s.a.v.) rasgele davet etmiyor; bilerek, ileriyi görerek davet ediyor. Bütünü ile vahye dayalı olarak konuşuyor, anlatıyor, davranıyor. Ondan yanlış bir hususun sudur etmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla ortaya koyduğu şeyler kesinlikle saadet yoludur. Dinin bir emrini yerine getiren hiçbir zaman yanlış yapmamıştır, dinin haramlarından sakınan hiçbir nimetten de mahrum olmamıştır. O halde insanlara sadece O’na tabi olmak yani O’nun yolunu ve sünnetini harfiyen tatbik etme gayreti içerisinde yaşamak kalıyor. Müşküllerin çözümü de buna bağlıdır. Müminler “Semi’na ve ata’na” diyebildiği takdirde mesele kalmaz.

Yine Kur’ân-ı Kerîm şöyle diyor: “Muhacir ve Ensardan ilk öne geçenler ve onlara güzel yollarında tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı oldu; olanlar da Allah’tan razı oldular ve (Allah) onlara altından ırmaklar akan Cennetler hazırlamıştır ve onlar o cennetin içinde ebedi kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş ve gayeye ulaşmak da budur. (Tevbe: 100).

Tefsirler, buradaki “Öne geçenler”in “Biat-ür Rıdvan’da bulunanlar,” olduğunu belirtmişlerdir.

Burada olduğu gibi yer yer Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Allah onlardan razı ve onlar da Allah’tan razı,” şeklinde açıklamalar geçiyor. Bu hususu biraz açıklamak gerektiğini düşünüyorum. Şöyle ki:

Allah’ın kulundan razı olması açık olarak anlaşılıyor. Allah kulundan razı olduğu takdirde ne yapmaya kadir değil ki? Her türlü bağışlamayı, ikramı, iltifatı ve yüksek makamlara çıkarmayı yapar. Bunu bağlayacak her hangi bir fikir ve düşünce olamaz.

Ancak, kul Allah’tan razı olduğu zaman ne yapabilir? İşte bu noktanın üzerinde biraz düşünülmesi gerekir. Kulun Allah’tan razı olması yukarıdaki (Nisa: 147) ayette geçtiği gibi, kul iman eder ve şükrederse Allah (c.c.) onun azabını ne yapsın? Yani kulun Allah’tan razı olması Allah’ın hükümlerine ve takdirine razı olmasıdır. Kulun, Allah’ın emirlerini, nimetini, yasaklarını birer ilahî ismet, kaderini imtihan ve hikmet olarak telakki etmesi ve herhangi bir halinden şikâyetçi olmadan her İlahi tecelliyi gönül hoşnutluğu ile karşılaması durumda kul Allah’tan razı olmuştur. Yoksa mükellefiyetleri külfet, haramlarını mahrumiyet, kaza ve kaderdeki tecelliyatı zulüm ve haksızlık olarak değerlendiren kişi Allah’tan razı değildir.

Yine: “İman edip amel-i salih işleyenler var ya, işte onlar yeryüzünde yaşayanların en hayırlılarıdır. Onların Allah katındaki cezaları Adn Cenneti’dir ki; altından nehirler akar, onlar orada ebediyen kalıcıdır, Allah onlardan razı ve onlar da Allah’tan razıdırlar. Bu ise Rablerinden korkanlar içindir.”  (Beyine :7/8 ) ????

“Ne oluyor size ki? Allah’a iman etmiyorsunuz, hâlbuki Resul sizi davet ediyor. Sizden söz ve ahit almıştır, eğer mü’min iseniz! O (Allah) ki; Peygamberi üzerine açık ayetler indirdi, ta ki; sizi karanlıklardan nura çıkarsın. Allah sizin için Rauftur, Rahimdir. Ne oluyor size ki; Allah yolunda infak etmiyorsunuz, hâlbuki yerin ve göğün mirası Allah’ındır. Sizden fetihten önce infak edenler ve savaşa katılanlar, sonradan infak edenler ve savaşa katılanlar gibi değildir. Onların sevabı daha büyüktür; her ikisine de Allah güzel vaatlerde bulunmuştur. Allah sizin yaptıklarınızdan haberdardır.” (Hadid: 8/10).

Burada fedakârlık ve etkinliğin hangi ortamda yapıldığının farklılığına dikkat çekilmiştir. Günümüzde de bir takım parti ve toplumlardan bahsedilirken bazılarının: “İyi ya! Biz de onların faydalı olduğunu kabul ediyoruz; ama şu ortamda onlar başarılı olamazlar. Kazanacaklarını bilsek biz de onlara katılırdık,” dedikleri görülüyor. Önemli olan kazanılıp kazanılmayacağı değil, asıl önemli olan o davada yer alıp almamaktır. Eğer dava hak ve yerinde olarak kabul edilmişse, teşkilatının zayıf ya da kuvvetli olmasına bakılmaksızın, o davada yer alınması meselesidir. Bundan dolayıdır ki; yukarıdan beri Sahabe-i Kiramın davaya omuz vermiş olmalarının feyiz ve bereketleri her zaman takdir ile karşılarına çıkmıştır. Bu her zaman böyledir; o gün de böyle idi, bugün de böyledir. Bir insan bir şeye inandı ise tak başına kalsa da yine davasına devam etmelidir. Ancak o günün şartları içinde, o korkunç tehlikeleri göze almak suretiyle o büyük davayı ki; bu günde İslam Âleminin iftiharla sahip çıktığı mübarek Din-i mübin-i İslam’ın bu günlere ve bizlere ulaştıran kıyamete kadar yaşamak üzere yolunu açan bu davayı bütün imkânlarıyla, mallarıyla, sözleriyle, canlarıyla ve kılıçlarıyla omuzlayan sahabenin fedakârlığı her türlü takdirin üstündedir. Ve onun için sahabeler değerlendirilirken bu fedakârlıklarının mutlaka göz önünde tutulması gerekmektedir. Allah (c.c ) onlardan razı olsun! Rabbim, bizleri de onlara karşı saygısızlık yapmaktan muhafaza buyursun!

 

  1. ALİ’NİN HARİCİLERE BİR HİTABESİ

 

Bu sahada en büyük sıkıntıyı çeken bir insan olarak Hz. Ali (Kerremellahü vechehü) şöyle diyor:

“Siz eğer benim mutlaka yanıldığımı ve sapıttığımı iddia ediyorsanız ne diye Ümmeti Muhammed’in tamamını hatalı görüyorsunuz.

Benim hatam yüzünden onları suçlu görüyorsunuz. Benim günahım yüzünden onları tekfir ediyorsunuz. Kılıçlarınız omuzlarınızda rasgele yerlere çalıyorsunuz, günahkâr olanlarla günahsız olanları karıştırıyorsunuz. Biliyorsunuz ki; Resulullah (s.a.v.), muhsin (başından nikâh geçmiş) olduğu halde zina edeni recmetti ve sonra da üzerine cenaze Namazı kıldı. Ve ondan sonra da ehillerini ona varis kıldı. Katili öldürdü ve ehlini ona varis kıldı. Hırsızın elini kesti. Muhsin olmadığı halde zina edene cilt vurdu sonra da ganimetten kendisine hisse ayırdı; Müslüman kadınlarla evlendirdi. Onları günahları ile mu’ahaza etti. Allah’ın hakkını içlerinde ikame etti. Onları İslamî paylarından mahrum bırakmadı. Onların isimlerini Müslümanların isminden çıkarmadı.

Sizler, insanlar arasından en şerlileri oldunuz. Şeytanın okları ile attınız, bunalıma girdiniz (ileriyi görmez duruma düştünüz). Benim yüzümden iki sınıf helâk oluyor. Biri aşırı derecede seven ve bu sevgisi kendisini başka yerlere götüren; diğeri de aşırı derecede buğz eden ve buğzu kendisini başka yerlere götürdüğü için haksızlığa düşenlerdir.

İnsanların en hayırlısı normal ortamda kalabilendir. Siz, siz olun da karartının çokluğuyla beraber olun, Allah’ın eli cemaatin üstündedir. Aman ha aman, ayrılıp parçalanmayın! Toplumdan kopan Şeytanın tuzağına düşer, sürüden ayrılan koyun gibi ki; bu koyunu kurt kapar. Ama bu parolayı terk edeni öldürünüz, velev ki; benim sarığımın altında olsa dahi.

İki hakem hükmettiler, Kur’ân’ın dirilttiğini dirilmek ve Kur’ân’ın öldürdüğünü öldürmek üzere. Onu diriltmek Kur’ân üzerinde toplanmayı temin etmekti, öldürmek ise Kur’ân’dan ayrılmaktı. Kur’ân bizi çektiği yere biz gidecektik onları çekerse onlar gidecekti. Onlar Kur’ân’a gelmediler. Allah müstahaklarını versin. Büyük bir şer ve fitne koptu. İş hileye bindirildi, karışıklığa getirildi. Toplumun kaynaşması iki kişinin görüşü üzerine havale edildi. Onların Kur’ân’dan ayrılmayacaklarına karşı söz alındı. Fakat saptılar. Göz göre göre hakkı terk ettiler. Hava-i arzuları ile zumla gittiler. Havaları doğrultusuna meylettiler. Önceden hak ve adaletle hüküm vermeleri hakkındaki ahdimiz kötü düşüncelerine ve zalimce hükümlerine kurban gitti.” ( Nehcül- Belaga: 169 ).

 

N E T İ C E

 

Bu dokümanları bir araya getirdikten sonra bunlardan bir sonuç çıkarmak gerekiyor.

Mevzuumuz Din ve İmandır. Dinin vadi’î ve -koyucusu- Allah’tır (c.c.). Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Hz. Muhammed’e (a.s.v.) bildirmiş, O da ashabına tebliğ etmiş onlara öğretmiştir. Dinin kaynağı budur. Resulullah’tan (s.a.v.) geldiği bilinmeyen herhangi bir hüküm dini hüküm olarak kabul edilemez. Ancak Resulullah (s.a.v.)’den geldiğini tespit etmek için önemli kurallar konmuştur. Bu kurallara titizlikle riayet edilmesi elbette gereklidir. Yukarıda işaret edildi. Halkın hem dünya hayatlarının hem de Ahiret hayatlarının düzenli yürümesi için Peygambere ihtiyaç vardır. Aksi halde adalet ölçüleri, hava-î arzuların oyuncağı haline gelir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Allah’a ve Resuluna itaat edin ve sizden olan iş başındakilere itaat edin. Her hangi bir iş hakkında ihtilafa düşerseniz onu Allah’a ve Resuluna havale edin. Eğer Allah’a ve Ahiret Gününe inanıyorsanız bu sizin için daha güzel ve daha hayırlı yorumdur.” (Nisa: 59).

Burada tefsir âlimlerine göre: “Sizden iş başında olanlarına itaat edin” cümlesinden murad İlim sahipleridir. İlim sahipleri ise dinîn hükümlerini delilleri ile bilen kimselerdir. Âlimlerin, Peygamberin varisi olduğu bilinmektedir. Onlar mal mülk ile varis olmadılar. Ancak ilimlerine varis olmuşlardır. Bundan pay alanlar ise en büyük payeyi ihrâz etmişlerdir (kazanmışlardır). Abdullah bin Mübarek şöyle demiştir:

“İnsanlar arasında iki sınıf var ki; bunlar sâlih olurlarsa bütün insanlar sâlih olur, bunlar fasit olurlarsa insanlar fesada uğrar. Onlar; Âlimler ve idarecilerdir,” demişlerdir.

Bu elbette, yerinde bir tespittir. Âlimler dini hükümleri öğretir, idareciler de tatbik eder. Yani sadece bilmek de yetmiyor, icra edecek güç ve kuvvete ihtiyaç vardır. Onlar da idarecilerdir. Günahı, haramı bilip bunlara riayet edenlerden kimseye zarar gelmez. Zira onlar Allah’tan korkarlar. Ancak Allah’tan korkmayanların da korkacakları bir yer lazımdır ki; o da âdil idarecilerdir. Onlar, haddini bilmeyen ve zulma irtikâp eden mütecavizlere gerekli cezayı acımadan uygulamak suretiyle tedip ve tenkil etmiş olurlar. Onun için:

“Bir toplum içinde bir suçluyu cezalandırmak o toplumun feyiz ve emniyeti bakımından, o yerde kırk gün yağmur yağmaktan daha faydalıdır,” denilmiştir.

Yani âlimlerle âdil yöneticiler bir toplumda el ele verirlerse o toplumun emniyet ve huzuru garantilenmiş demektir. Âdil idarecilere, hatta sultanlara da yol gösterecek, istikamet verecek ilmiyle amil olan gerçek âlimlerdir. Onun için:

“Âlimler yeryüzünün yıldızlarıdır, onlarla yol bulunur ve istikamet takip edilir,” denilmiştir.

Zira bunların dayandığı kuvvet, yukarıdaki ayetlerde görüldüğü üzere Allah’ın ve Resulullah’ın hükümleridir. Bu hükümlere dönüp müracaat etme mecburiyeti vardır. Âlime uyma mecburiyet ve zarureti vardır. Hak ve adalet hükümlerinin yegâne kaynağı bunlar olduğuna göre toplumun huzur ve istikameti ancak bunlardan öğrenilir. Şayet bunlar bu görevi gereğince yerine getirmezlerse, başlarına gelecek felâket Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle haber veriliyor:

“Eğer onlar sırt çevirirlerse, bilesin ki; Allah, onların bazı günahlarının cezasını isabet ettirmeyi murad etmiştir.” (Maide: 49).

Elbette İslam’ı yaşamamanın olumsuz etkileri hayata tesir edecektir. Gerçi suçun cezasının dünyada çekilmiş olması âhirete kalmaktan daha hafiftir. Ancak insan, Allah’a (c.c.) sığınarak hep O’ndan afiyet dilemelidir. Allah’ın afiyeti daha geniştir.

Toplum saadetine hizmet eden âlimlerin bazı vasıfları vardır. Bu sıfatlarda sadakat gösteremeyen âlimler feyizli bir etki gösteremezler. Bunlar; kınayanın kınamasından korkmadan, yaptığı hizmetin karşılığını beklemeden, belki bu sahada sıkıntılara maruz kalacağını bildiği halde istikametine devam ederek, eğilip bükülmeyerek, hak olarak bildiği ve kabul ettiği şey üzerinde tek başına da kalsa ısrarla doğru olan yollarına devam etmelidirler.

Resulullah’ın Kureyş ile mücadelesi esnasında nasıl tekliflerle karşılaştığını biliyoruz. Hak düşmanlarının davalarını yürütmeleri karşılığında nelere irtikâp edeceklerini tarihler bildiriyor. Bu tür faaliyetler onların karakteridir. Hani ne diyorlardı:

“Ehli kitaptan bir taife: İman edenler üzerine inzal olunana sabah inanın da akşamları inkâr edin, ola ki dönerler. Sizin dininize tabi olanlardan başkasına inanmayın!..” (Âl-i İmrân: 72).

Müşriklerin Resulullah’a dünyevi teklifleri karşısında O ne demişti? En çok saydığı amcası Ebu Talib’i aracı ederek bir takım tekliflerle geldiklerine onlara şöyle cevap veriyordu:

“Amcam bana bak, eğer sağ avucuma Güneşi ve sol avucuma Ay’ı koysalar ben bu davadan vazgeçecek değilim. Bu dava benim şahsî inisiyatifim değil. Allah tarafından verilmiş bir görevdir, ‘İstemezsem bırakırım,’ diyecek durumda değilim!” (Siret-i Nebi:1/479).

Bu olay hemen hemen herkesin bildiği bir olaydır. Bu olayda bu davaya gönül veren ve ilahi nizamın toplumda hâkim olmasını isteyen herkesten beklenilmesi gereken bir azmin ve kararlılığın örneği verilmektedir. İnsan bu azim ve selâbeti göze aldığı zamandır ki, gayesine ulaşır ve semeresini alır. Bunlar belki yol ortasında canlarını feda etmişlerdir, ama gayelerine ulaşmışlardır. Ve onun için tam göğsünden vurularak şehit düşerken: “Vay” demiyor. “Füztü ve Rabbil Kâbe: Kâbe’nin rabbine yemin ederim ki, meramıma erdim, gayeme kavuştum” diyebiliyor. Resulullah’ın varisi olan âlimlerde de işte bu irade ve kararlılık görüldüğü zaman beklenilen huzur ve selamet sağlanmış olacaktır.

Üzerinde durduğumuz toplum barışında azimli âlimlerin mutlaka müspet etkisinin olacağına kesin olarak inanıyorum. Gerek Kürt kardeşlerimiz arasında ve gerekse Alevî kardeşlerimiz arasında yeterince bilgi ve karakter sahibi zevatın var olduğunu düşünüyorum. Bunlar, bu işi samimiyet ve sadakatle ele aldıkları takdirde yüzde yüz olmasa dahi ona yakın bir başarı sağlanabileceğinden emin olmak istiyorum. Tarihte bunun benzerleri yaşanmıştır. Hz. Ali ile Hariciler arasında çıkan ihtilafta İbn-i Abbas’ın nasıl etkili olduğu ve yüzde altmış civarında başarı sağladığı bilinmektedir.

Şimdi de biz: “Haydi!..” diyelim. Herkesin muhiti, etrafı ve nüfuz sahası dairesinde sadece dini esasa dayalı olarak, hissiyatı bertaraf etmek kaydı ile icray-ı faaliyette bulunulduğu takdirde nereye kadar başarılırsa başarılsın mutlaka Allah (c.c.) katında en büyük ibadetin yapılmış olacağına inanıyorum.

Allah’ın inayetiyle, himmet sahiplerini hizmete davet ediyorum. Davet bizden, himmet erbab-ı mesalihten ve inâyet sadece  Allah’u Te’ala’dandır.

La havle velâ kuvvete illâ billâhil Aliyy-il Azîm!

15.12.2011
Selahaddin Kip
KAYSERİ

error: Bu içerik korunmaktadır!