İNSAN HAYATININ ÖNEMİ VE TRAFİK KAZALARI

İMAN VE AMEL HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKEN HUSUSLAR
3 Eylül 2019
KURBAN!
3 Eylül 2019

Bismillahirrahmanirrahim.

Bütün canlıların hayat hakkı vardır ve haksız yere hiçbir canlının hayatına kastedilemez. Özellikle de insanların hayat hakkı daha da önemlidir. Oysa insanlık tarihinde ve günümüzde münferit veya toplu olarak kasten veya kazara adam öldürme fiillerinin işlendiğini biliyor ve duyuyoruz.

Yaşanmakta olan bu adam öldürme olaylarının bir kısmı adli makamlara intikal etmekte ve kanunlar çerçevesinde fiili işleyenler şöyle ya da böyle cezalandırılmaktadır. Fakat bazı adam öldürme olaylarında ise maktulün velilerini tatmin edecek, “Hak yerini buldu,” dedirtecek nitelikte cezaların verilemediğine, ölüme sebebiyet verenlerin de: “Bundan kolay sıyrıldık,” diyerek çekip gittiklerine şahit olmaktayız. Ne yazık ki; Türkiye’mizde yılda yaklaşık olarak 4.400, günlük 12–13 kişinin ölümüyle sonuçlanan Trafik Kazalarının birçoğu bu mahiyettedir.

Bizler Kur’ân’a inanan Müslümanlar olarak, Kur’ân-ı Kerim’in bu husustaki hükümlerini ne derece biliyoruz? Bu hükümlere ne kadar riayet ediyor ve ne nispette hassasiyet gösteriyoruz? Bunun üzerinde ciddiyetle durulması gerekmektedir.

Bu konuda Nisa Sûresi’nin 92–93. ayetlerinde insan öldürmenin çeşitlerinden ve hükümlerinden haber verilmektedir.*Ayet-i kerime’de mealen şöyle buyrulmaktadır:

“Bir mü’min için hatanın dışında adam öldürme yoktur! Her kim hatayla bir adam öldürürse onun üzerine düşen şey, mü’min bir köle azat etmek ve ölenin velilerine diyet (kan bedeli) ödemektir. Ancak onlar bu diyeti bağışlarlarsa başka. Eğer o öldürülen kişi düşmanlarınızdan olan bir mü’min ise bir köle azat etmek lâzımdır. Eğer aranızda sulh antlaşması olan bir kavimden ise ehline diyet ödemek ve mü’min bir köle azat etmek gerekir. Şayet bunları bulamazsa Allah’a tövbe olmak üzere peşi peşine iki ay oruç tutmalıdır; Allah ilim ve hikmet sahibidir. Her kim bir mü’mini kasten (bile bile) öldürürse onun cezası Cehennem’dir, orada kalıcıdır. Allah’ın gazabı ve laneti onun üzerinedir ve onun için büyük azap hazırlamıştır.” (Nisâ: 92–93).

Kasten adam öldürme durumunda ise “kısas” (öldürenin öldürülmesi) hükmü vardır. Ayet-i kerime’de şöyle buyrulur:

“Ey akıl sahipleri! “Kısas”ta sizin için hayat vardır. Umulur ki; suç işlemekten sakınırsınız.” (Bakara: 179).

Bu Allah’ın (c.c.) hükmüdür. Öldürmenin önünü almak için en geçerli tedbir kısastır.

Ayrıca:

“Bu yüzden İsrailoğulları üzerine yazdık ki: Her kim, nefis karşılığı olmayan (kısası gerektirmeyen) ya da yeryüzünde fesat çıkarmadığı (ısrarla haram ve günah işlemediği, fitne ve fesada sebebiyet vermediği) halde birini öldürürse bütün insanları öldürmüş gibidir; her kim de bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibidir.” (Mâide: 32).

Burada “kurtarmak”tan maksat, kısastan vazgeçerek katilin hayatını bağışlamak veya ölmek üzere olan bir insanı kurtarmak suretiyle hayata bağlamak murad edilmiştir.

Bir hadis-i şerifte de: “İnsan, Allah’ın binasıdır, Allah’ın binasını yıkanın üzerine Allah’ın laneti olsun,” buyrulmuştur.

Yani herhangi bir insanın kanına, canına kastetmeye hak ve salahiyet yoktur. Bu büyük cinayete irtikâp edenin cezası ayette belirtildiği üzere çok ağırdır. Bununla ilgili olarak bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

“Allah katında bir Müslüman’ın öldürülmesinden ise dünyanın yıkılması daha ehvendir.”(Tirmizi, Neseî).

Başka bir hadiste: “Yedi büyük günahtan sakının: Allah’a şirk koşmak, sihir yapmak, adam öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, cihattan kaçmak, namuslu kadına iftira etmek.” (Tac: 3/5).

Said bin Cübeyr derler ki: “İbn-i Abbas’tan sormuştum: “Kasten adam öldürenin tövbesi var mı?” diye de: “Yok!” dedi. Ben Furkan Sûresi’nden: ‘Tövbe edenler müstesna’ ayetini okudum da,” deyince: “O ayet Mekke’de indi. Nisa Sûresi’ndeki ayet ise Medine’de indi. Binaenaleyh Medine ayeti Mekke ayetini neshetti (hükmünü kaldırdı),” demiştir.

Bütün bunlar bir insanın ölümüne sebep olmanın ne derece talihsizlik ve musibet olduğunu gösterir. Dolayısıyla bir kişi, hele hele bir Müslüman kasten adam öldürmeyi asla göze almamalıdır.

“İnsan sadece üç şeyden dolayı öldürülebilir. Bunun dışında adam öldürmek haramdır ve zulümdür: 1- Adam öldürmüştür, katildir; kısas yoluyla öldürülür. 2- Başından nikâh geçmiş (muhsin) olduğu halde zina ederse recmedilir (taşlanarak öldürülür). 3- Dinden çıkar da mürted olursa öldürülür.” (Bu hadisi Ahmet bin Hambel ve Sünen sahipleri yani hadis ilmiyle uğraşan bir cemaat rivayet ettiler.)

Peki, bir Müslüman hatayla, elinde olmayarak birinin ölümüne sebebiyet vermiş olursa ne yapılmalıdır?

Üzerinde durmak istediğimiz bu konu günümüzde birçok kişiyi ilgilendirmekte ve her gün yaşanmaktadır. Bu konu hakkında açıklama yapılmasının zaruretine inandığım için gündeme getirmek, ilgilileri uyarmak, belki bu vesile ile bir takım insanların Allah katında sorumluluktan kurtulmalarına vesile olmak maksadıyla düşüncelerimi toplumla paylaşmak istedim.

Rabbim bir insanın ölümüne sebebiyet vermekten cümlemizi korusun! Ama hep görüyoruz ki; istesek de, istemesek de bu tür olaylarla iç içeyiz. Bunları görmezlikten gelemeyiz. Allah(c.c.)’ya ve içinde yaşadığımız topluma karşı sorumluluktan kendimizi kurtaramayız. Bu dünyada kendilerini sorumluluktan ve cezadan kolaylıkla sıyıranlar olabilir. Ama unutulmasın ki; âhirette verilecek bu cezanın mürûr-u zamanı (zaman aşımı)  yoktur. Bu dünyanın bir de âhireti vardır.

Beş türlü katillik vardır. Bunlar: 1- Taammüden (kasten), 2- Şibh-ül amd (kaste benzer), 3- Hata olarak, 4- Hata hükmünde olan, 5- Ölüme sebebiyet vermek.

Bunlarla ilgili hükümler de şöyledir:

1- “Taammüden (kasten)” adam öldürmenin hükmü yukarıdaki ayette kısaca anlatıldı ki; bunun hükmü kısastır.

2- Şibh-ül amd: Adam öldürmek için kullanılan silahlar dışında değnekle, yumrukla ya da tekme ile vurmak suretiyle öldürmektir ki; burada öldürmek maksadıyla vurmamıştır; sadece acıtmak, korkutmak maksadı ile vurmuştur fakat ölümle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla bu tür öldürmelerin hükmü farklıdır. Bunun için kısas istenmemektedir. Ancak diyet-i mugallaza (ağırlaştırılmış kan bedeli) istenmektedir.

3- Hata ile öldürmek ise, vurmak veya öldürmek niyeti yokken bilmeden öldürmektir. Örneğin: AV’a atıyorum derken insana isabet edip vurmasıyla ya da günümüzde her gün gördüğümüz TRAFİK KAZALARI’nda olduğu gibi sürücülerin kurallara riayet etmelerine rağmen vuku bulan kazalar sonucu ölümler gibidir. Burada, “Kurallara riayet edilmesine rağmen” diyorum ki; şu husus çok önemlidir: Trafik kaidelerine uymayan kimseler adam öldürürse bu fiil mutlak kaza değildir; “Şibhül-amd” grubuna girer. Yani taammüden öldürmeye (kaste) benzer bir öldürme sözkonusudur. Bu şekilde adam öldürenler sadece kefaret ile kurtulamazlar aynı zamanda da ağırlaştırılmış diyet (kan bedeli) ile de borçlanırlar.

4- Hata hükmünde olan katillikler ise: Uyuyan birinin diğer biri üzerine yuvarlanması veya düşmesi gibi benzeri durumlardaki öldürmelerdir.

5- Sebebiyet vererek öldürmek ise: Adamın kendi sınırları içinde kazdığı kuyunun içine gerekli tedbirleri almamasından dolayı birinin düşmesiyle vaki olan ölümler, gibidir.

Bir de hamilelik döneminde şuursuzca çocuk aldırmalar vardır ki; bu da tıpkı adam öldürme gibidir. Çocuk 120 günlükten sonra aldırılırsa cinayet hükmünde olup kan bedeli ödenmelidir. 120 günlükten önceki aldırmaya ise “gurra” denilir ki; bunun da cezası vardır. Her iki durumda da ödenecek ceza kan bedelinin 1/20(yirmide biri)dir. Çocuk anne tarafından aldırılmış ise baba bağışlamazsa kan bedelini babaya ödemelidir.

Her ne suretle olursa olsun katilliklerin belirli cezaları vardır. Cezalar aslî ve tabiî olmak üzere iki türlü tahakkuk eder.

Tabiî ceza diyettir (kan bedeli) ki; bu bedel katilin akîlesi yani katilin yakın akrabaları arasında paylaşılır. Varis olabileceği yakın akrabasını öldüren birisine verilecek ceza aslî cezası olup kefaret ve mirastan mahrum olmaktır ve bu ceza sadece öldürene ya da ölüme sebebiyet verene aittir.

 

 

 

 

KISAS VE HÜKMÜ

Haklar, kısımlara ayrılır. Bazı haklar sadece Allah’a ait olduğundan orada kulun müdahalesi yoktur. Zina ve iftira suçlarına uygulanan had cezaları bu gruptandır.

Bazı haklar da kul ile Allah arasında müşterektir. Katillikte olduğu gibi kul hakkı daha ağır basan “kısas” hakkı bu kısımdan olduğundan tercih kul tarafına havale edilmiştir ki; öldürülenin velileri isterlerse bağışlar, isterlerse kısas uygulanır.

Kasten katilliğin cezası kısas veya diyettir. Bu ikisi arasından birini tercih etme hakkı maktulun (öldürülenin) velilerine aittir. Eşit yakınlıkta olan veliler kısas üzerinde karar verirlerse cezanın icrasını ve infazını devlet yapar. Bunu infaz etmek insan haklarına aykırı olmadığı gibi adaletin yerine getirilmesidir. Fakat velilerden birileri diyet isterse o takdirde kısas düşer. Bu durumda sadece diyet alınır. Veliler arasından diyetten payını bağışlamak isteyen olursa kendi hakkını bağışlayabileceği gibi isterlerse bütününü de bağışlayabilirler ki; Kur’ân-ı Kerim bağışlanmasını tavsiye ve teşvik etmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Her kim kardeşine bir şey bağışlarsa insanlığı tercih etmiş ve ihsanda bulunmuş olur. Bu da Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir,” buyrulur. (Bakara: 178).

Burada “İslami Kardeşliğe” dikkat çekmek yerinde olacaktır. Mü’minler bu kardeşliğe çok önem verilmelidir. Zira Hucurât Sûresi’nin 10. âyetinde: “Mü’minler ancak kardeştirler,” buyrulmaktadır. Bundan dolayı bir mü’minin kardeşini, babasını, oğlunu vb. bir yakınını öldüren kişi de mü’min ise işlenen bir katillikten dolayı bunların İslami Kardeşlikleri ortadan kalkmaz, kardeşlik bağları kopmaz. Fakat, İslam Dinine ters düşen bir şey söylerlerse o takdirde kardeşlik bağları kopar.

Örneğin: “İslam’da başörtüsü yoktur,” der ise, ya da: “İçki haram değildir” vb. şeyler söylerse o takdirde “İslami Kardeşlik” bağları kopar. Yani İslamî Kardeşliği koparan isyan değil, inkârdır. Bu hususun üzerinde iyi düşünülmeli, iyi anlaşılmalı ve doğru bir şekilde değerlendirilmelidir. Bunun yanlış anlaşılması halinde niceleri tekfir edilir (kâfir olarak nitelendirilir); niceleri de masum gösterilir. Bu husus İslam Kardeşliğini doğru anlama bakımından oldukça önemlidir.

DİYETİN MİKTARI

Eğer, ölenin velileri diyet almakta ittifak ederlerse alma hakları vardır. Bu da adaletin gereğidir. Biz buna “kan bedeli” diyoruz ki; şer’î ölçülere göre bir insanın kan bedeli: Yüz deve veya bin altın ya da iki bin koyun olarak belirlenmiştir. Bazen ağırlaştırılmış diyet olur ki; bu durumda: Bir yaşında 20 dişi deve, iki yaşında 20 dişi deve, iki yaşında 20 erkek deve, üç yaşında 20 dişi deve ve karnında yavru olan 20 gebe deve biçiminde taksim edilmiştir. Şibh-ül amd katilliğinde (hata ile öldüren birinden) de bu diyet istenebiliyor.*Ancak, bu diyet katilin akîlesi (yakın alakalıları) arasında tevzi edilmek suretiyle üç sene takside bağlanarak tahsil edilir.

Günümüzde trafik kazalarını azaltmak ve otokontrolü sağlamak maksadıyla meslek kuruluşları da akîle olarak kabul edilebilir ki; böylesi bir cezada meslektaşlar ödenecek diyette ortak olacaklarından dolayı kendilerine bir külfet getirecek olan birisini kendi haline bırakmadan kontrol altında tutsunlar, kaza yapmaktan alıkoysunlar. Hem böylece yardımlaşmış ve kaynaşmış olurlar. Bunlar, cinayetin asli cezasıdır.

Bir de sadece katili şahsen ilgilendiren tabiî ceza vardır ki; bu ceza katilin şahsına aittir. Buna da “kefaret” denir. Kefaret yukarıdaki ayette işaret edildiği gibi köle azat etmek suretiyle bir insanı hürriyetine kavuşturmaktır. Şayet köle yoksa ki; günümüzde köle mefhumu kalkmıştır. İki ay peşi peşine oruç tutacaktır. Bu husus ayetin açık ifadesi ve aynı zamanda Fukahanın ittifakıyla sabittir ve vaciptir. Vacibin hükmü ise bilindiği üzere amelde farz ile eşittir.

Günümüzde her gün meydana gelen trafik kazaları birer hata katilliğidir. Böylesi bir talihsizlikle karşılaşan bir Müslüman: “Allah’ım benim başıma bir musibet geldi, bir insanın ölümüne nasıl olduysa elimde olmadan sebebiyet vermiş oldum, bu yüzden beni bağışla, kusurumu affet” diye iki ay peşi peşine oruç tutması gerekirken, şahsen ben bunu uygulayan birisiyle karşılaşmadım. Yani: “Başıma bir talihsizlik geldi, trafikte bir ölüme sebebiyet verdim, bunun için kefaret orucumu tutuyorum” diyen birini görmedim. Bu konunun müzakere edildiği bir meclis ile de karşılaşmadım. Televizyon ekranlarında ya da cami kürsülerinde konuşan Hoca Efendilerin de bu konuyu işledikleri bir meclise şahit olmadım. Demek oluyor ki; bu kadar önemli olan bir vecibe gereğince değerlendirilmiyor.

İnsan her ne kadar kendince suçsuz ve kusursuz olduğunu kabul etse bile bir kişinin ölümüne sebebiyet verdiği için vicdanını rahatlatmak adına böyle bir mükellefiyeti üzerine almaya değmez mi? Kaldı ki; ayette: “Tevbeten minallah  (…Allah’a tövbe olmak üzere…)” deniyor.

Şahsen başlarından böyle bir hadise geçmiş birkaç kişiye durumu hatırlattım, ancak gereğini yaptıklarına şahit değilim. Ayrıca her ne suretle olursa olsun veraset bağı olan birisinin ölümüne sebep olan kişi ona varis olamaz. Bunun da dini bir hüküm olarak bilinmesi gereklidir.

Din mensupları dinlerinin gereğini bilmeli ve yaşamalıdırlar. “Din ne derse desin biz bildiğimizi yaparız, yaşarız” diyerek din yaşanmaz. Din, sadece rivayettir; dirayetle yürütülmez.

Rabbim cümlemizi her türlü kaza ve musibetlerden korusun! Bilhassa dinî müsibetlerden muhafaza buyursun Rabbim!

13 /2 / 2012
Selahaddin KİP

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Bu içerik korunmaktadır!