İNSAN VE İKİ ÂLEMDE MUTLULUĞU

CEMAATLE NAMAZDA SAF BAĞLAMAK VE TERTİBİ
3 Eylül 2019
İNŞİRAH SÛRESİ
3 Eylül 2019

Tercüme

Selahattin KİP

Emekli Müftü

 

Müellif

EBÜL KASIM RAGIP EL-İSFAHANÎ

 

Redaktör

Mükremin ÖNER

Emekli Öğretmen

 

 

İÇİNDEKİLER

 

KİTAP OTUZ ÜÇ BÖLÜMDEN OLUŞMAKTADIR

 

1- İnsanın kendi nefsini tanıması.

2- Mevcudatın (varlıkların) cinslerini ve onların arasında insanın yerini bilmesi.

3- İnsanın oluşumundaki aslî unsurlar.

4- İnsanda bulunan kuvvetler.

5- İnsanın tedrici bir şekilde yaratılmak suretiyle kâmil bir insan durumuna gelmesi .

6- Mevcudat içerisinde insanın gelişimi ve hususiyetleri.

7- İnsanın mahiyeti.

8- İnsanın iki âlemde de salâha elverişli olarak yaratıldığı.

9- İnsanın zâtının temsil ve tasvir ile beyanı.

10- Âlemin yartılışından asıl maksadın insan olduğu ve diğer yaratılmışların

onun için  var edilmiş olması.

11- İnsanın yaratılmasındaki asıl maksat ve yerleri (derece derece mevkileri).

12- İnsanlar arasındaki farklılıklar ve ihtilaflar.

13- İnsanlar arasındaki farklılığın sebepleri.

14- Peygamberlik şeceresinin beyanı ve diğer bütün insanların cevherine

üstün kılındığı.

15- Bütün eşyanın fıtrî olarak maslahata (faydalı olmaya) uygun kabiliyette olması.

16- İnsanın saâdeti ve onun bu saâdeti arzu etmesi ve özlemini duyması.

17- İnsanın dünyadaki hâli ve dünyadan azık olarak kazanmaya muhtaç

olduğu şeyler.

18- Aklın ve Şeri’atın tezahürleri ile bunların biribirlerine olan ihtiyacı.

19- Şeri’atın fazileti ve üstünlüğü.

20- Kendini Şeri’ata ve Allah’a ubudiyete tahsis etmeyen insan kâmil insan değildir.

21- İnsanın Şeri’ata taalluk eden fiilleri.

22- İbadetin tarifi ve hakikatları.

23- İlim ve amel bakımından ibadetlerin nevileri.

24- İbadetlerden amaç nefsi (ruhu) temizlemek ve ona tam sıhhatini kazandırmaktır.

25- Şeri’attan başka bir şeyle temizlenip giderilmesi mümkün olmayan

mânevî    hastalıklar ve kirlilikler.

26-Hastalıkların ve kirliliklerin giderilmesi için gereken ruhî istidatlar ve

bunları   kazandıran hususlar.

27- İnsanın yaratılıştan kendi nefsini islah etmeye elverişli olması.

28- İnsanın kötülüğe, rezalete düşmesinin ve fazilette geri kalışının sebepleri.

29- İnsanın iyi ve kötü işlerle münasebeti, halleri, yerleri ve bu işlerin yolları.

30- İnsanın hayır ve şer yollarından geri dönüş yapması.

31- İnsanın saâdetini kazanmasında kudreti ve imkânı.

32- Âhireti isbat, ölümün fazileti ve ölüm ötesi.

33- Şerefli ve faziletli olan insanın meleklerden daha üstün kılınması.

 

 

 

 

 

 

 

 

SUNUM

 

            Bismillâhirrahmânirrahîm

 

            Hiç kimse tanımadığı bir kişi ve eşya  hakkında, bilmediği bir konuda doğru ve isabetli bir fikir beyan edemez; ederse de yanılır. Zira bilmeden konuşmuş, bilmediği konuda fikir beyan etmiş olur.

 Bilmeden konuşmak ise boşuna konuşmaktır ve tâbir yerindeyse “Havanda su döğmektir.” Havanda su döğmekle de faydalı bir şey elde edilemez. Dolayısıyla bilmek ve bilerek konuşmak, bilerek yapmak ve bilerek yaşamak bilinçli, şuurlu ve olgun insan olmanın olmazsa olmaz şartıdır.  

Muhakkak ki, her insan yaşamında mutluluğu arar. Fakat ne yazık ki; bu arayış çoğu zaman yanlış adreslerde ve yanlış yöntemlerle olmaktadır. Bunun sebebi de insanı gerçek manada mutluluğa erdirecek yaşam tarzının nasıl olduğunu bilmemektir. Oysa mutluluğun reçetesi Kur’an-ı Kerîm’de ve Hz. Peygamber’in örnek hayatındadır. Zira, hayatı (herşeyi) yaratan Cenab-ı Allah hayatın kullanım kılavuzunu da peygamberi vasıtasıyla hidâyet rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm’inde sunmuştur. Bu iki kaynağa inanan ve öğrenip rehber edinen her insan kendisini ve eşyayı mutlaka daha iyi tanıyacak, kendisini ve eşyayı tanıdıkça da Rabbisini daha iyi tanıyacak böylece de iki alemde mutlu olmanın yol ve yöntemlerini bilmiş-bulmuş olacaktır. Bunun başka yolu da yoktur mâlesef. Vardır diyen yanılır, emekleri de boşa gider.

Bu manada insan için en gerekli ve zaruri olan kendisini bilmesi ve kendisi de dahil her şeyi yaratan Yüce Rabbisini bilmesidir. İşte bu iki temel bilgi ve buna bağlı olarak yaşanan hayat iki alemde mutluluğun yolunu açacaktır.

İnsan kendini bilmelidir ki; kendisiyle ilgili konularda doğru ve isabetli kararlar alsın. İnsan Rabbini bilmelidir ki; yaratılış gayesinin bilincinde olsun ve haddini, hududunu aşmasın Allah’a (C.C.) karşı vazifelerinde, ibadetlerinde ihmalkârlık göstermesin. Böylece hem bu dünyasını hem de ebedî (ahiret) hayatını mutlu kılacak bir  bir yaşam düsturu ve tarzı belirlesin ki; hayatını anlamsız, amaçsız ve boşuna geçirmesin!

İşte bu eser, kendini ve Rabbini tanımak isteyen her insanın bu bakımdan istifade edebileceği bir kitaptır.  Her okuyucu bu kitapta mutlaka kendinden bir şeyler bulacaktır. Belki de âdeta kendini okuyacaktır. Ya iyi, güzel ve doğru olan taraflarını ya da yanlış ve eksik yanlarını bu kitapta bulacak ve görecektir. Böylece kendini daha iyi tanıyacak, daha iyi bilecek ve dolayısıyla “Kendini bilen Rabbini bilir,” sözü daha derinlemesine nefsinde tahakuk edecek ve bu sayede Yunus Emre’nin:

“İlim, ilim bilmektir;

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsin,

Bu nice okumaktır?” eleştirisinin muhatabı olan kendini bilmezlerden olmayacaktır.

Böylece “En şerefli mahluk” olma şerefine nail olacaktır.

Rabbim bu eseri yazan merhum Ragıp El-İsfahânî’ye ve esri tercüme eden muhterem hocamın babaannesi merhume Şahnur annemize rahmet eylesin ve okurlarına da faydalı kılsın.

 

01.07.2012

Mükremin ÖNER

 

 

 

 

MÜTERCİMİN ÖNSÖZÜ

 

                                    Bismillahirrahmanirrahim

 

Allah’a hamd ve Resûluna salât ve selamdan sonra derim ki:        

Bu eserin müellifi, Hicri V. Asrın âlimlerinden olan İmam Ebul Kasım El-Hüseyn bin Muhammed bin El-Mufaddal El- Ragıp El-İsfahân-î’dir.

Kendisi İslâm Âleminde yetişen en büyük âlim ve mütefekkirlerdendir. Ne zaman ve nerede doğduğu, kimlerden ilim tahsil ettiği, hangi tarihte öldüğü kesin olarak bilinmemekle beraber Hicri 343 yılında İsfahan’da doğduğu yönünde genel bir kanaat olduğu Adnan el-Cevheri tarafından bildirilmektedir.

İsfahan ulemasından ve Hicri beşinci asrın âlimlerinden olduğu kabul edilen Ragıp El- İsfahani’nin, bir ara Bağdat’a gelerek orada yaşadığı da bilinmektedir. Ragıp El-İsfahani’nin vefatı ile ilgili iki tarih verilmektedir. Birincisi Hicri 425, ikincisi de Hicri 502 (milâdi 1108)’dir. Dolayısıyla doğumu ve vefatı ile ilgili kesin bir bilgi mevcut değildir.

El-İsfahani’nin 13 eseri bulunmaktadır. Bunlardan “Ez-Zeria İlâ Mekârimi’ş-Şeria” adlı eseri, İmam Ebû Hamid El-Gazalî’nin çok beğendiği ve başvuru kaynağı olarak daima yanında bulundurduğu bildirilmektedir. Fahreddîn-i Râzî, Esâs-üt-Takdîs adlı eserinde İsfahani’nin, Ehl-i sünnet îtikâdında bir âlim olduğunu bildirmiştir.

Müellifin, bu eserde üzerinde durduğu konular, ifade tarzındaki letâfet, verdiği misallerdeki incelik, konular arasındaki insicam (uyum), âyet-i celilelerden ve hadis-i şeriflerden çıkardığı hikmetler, âlem-i ulvî ve âlem-i süflîyi temaşa ederken gösterdiği basiret ve nüfûz, bilhassa insanın kendi nefsini bilmesi sonucunda kazanbileceği olgunluk ve elde edebileceği neticeler ve faydalar hakkındaki beyanları dikkatle takip edildiği ve üzerinde düşünüldüğü takdirde ne derece güçlü bir iman, kâmil bir akıl ve sâlim bir kalp ve hafıza sahibi olduğu bedâhetle (açıkca) görülecektir. Böylesine ufku geniş bir şahsiyetin, hacmen küçük olmasına rağmen mânen oldukça kapsamlı bu kıymetli eserinin değerlendirilmesini sadece bir hizmet değil aynı zamanda bir vecibe-i ilmiye ve vazife-i insaniye olarak telakki ederek, istidadım nisbetinde aslına sâdık kalmaya çalışarak tercüme etmeye çalıştım. Cenâb-ı Allah’ın, bu eseri okuyanlara faydalı kılmasını dilerim.

Kitap okununca anlaşılacağı üzere bu eserin ana teması; insanın nasıl yaratıldığı, insanın özellikleri, kabiliyetleri ve bunları nasıl değerlendirmesi gerektiği ve öldükten sonra da yeniden nasıl diriltileceğinin yanısıra, insanın yaşadığı müddetçe dünyasını nasıl saâdetli kılabileceği ve öldükten sonra da âhiret âleminde saâdete ermenin yolunu dünyada iken nasıl temin edebileceği ile ilgili olup, özet olarak varlığın ve hayatın gayesi hakkındadır.

O halde bu kitabı okumak bir bakıma her okuyucunun kendisini okumasıdır ki; bir insan olarak kendimizi okumak, kendimizi anlamak, kendimizi tanımak, dünya ve âhiret hayatımızı saâdetli kılmak için doğruları öğrenip hayatımızı bu doğrulara göre düzenleyip yaşamak ve bu doğruları başkalarıyla da paylaşarak onların da gerçek doğruları öğrenmelerine yardımcı olma sorumluluğunu taşıdığımız kanaatındayım.

İlim tükenmez bir kenzdir (hazinedir) ve Âyet-i kerîmede bildirildiği üzere: “… Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen bir âlim vardır, tâ Cenâb-ı Hakk’a, ‘Allam-ül ğuyûb’a varıncaya kadar.” (l2/Yûsuf:76).

O halde ilme talip olan herkes kendisinden üstün olandan istifade etme gayretinde olmalıdır. Bunu ihmal etmenin fevkalade önemli bir kusur olduğunu düşünüyorum. İlme talib olmak, âlimden istifade etmek insan için bir fazilet olmanın ötesinde aynı zamanda bir vazife ve sorumluluktur.

Sonra, ilim sahibi olmak sadece bir çalışma mahsûlü olan muktesebatın (kazanımların) ötesinde bir dâd-ı Hak (Allah vergisi) olamkla beraber elbette ki; Allah Zü’l Celâl emekleri zayi etmez. İmi isteyene, çalışana ve ilme layık olana verir.

Meşhurdur; İmam-ı Âzam, İmam Ebu Yusuf için: “Sen çok zeki değildin ama çalışkanlığınla başarılı oldun,” demiştir.

Kul olarak her türlü nimete muhtacız ve nimeti nimet sahibinden dilenmek durumundayız. Ancak ilim her türlü nimetin üstündedir. Değil mi ki; Allah Te’âlâ’nın sıfatıdır, ondan üstün nasıl bir sıfat olabilir!.. O halde ilmi hafife almaktan daha büyük gaflet, O’nu tanımamaktan daha büyük cehalet olamaz.

İlme olan rağbet ancak okumakla isbâtlanır. Değil mi ki; Rabbimiz Kur’ânı’mızı “Oku!” emriyle başlatmış ve okumayı şahısların arzu ve inisiyatiflerine bırakmamış; aynı zamanda emretmiş ve kulları üzerine farz kılmıştır!..

Bu farzın başında da insanın kendi nefsini okuması, bilmesi gelmektedir ki; üzerinde durduğumuz bu kitapçıkta, insanın kendi nefsini tanıması öncelikle ele alınmıştır. Demek ki; konu ve muhteva itibariyle bu kitap, “Ben de insanım,” diyen herkesi ilgilendirmektedir.

Eserin, insan olmanın farkındalığıyla okunması halinde o nisbette de müessir (etkili) ve verimli olacağına inanıyorum. Zira bu kitap insanı düşünmeye davet ve mecbur etmektedir.

İnsan ise düşüncesiyle insandır. Düşünmeye yön ve istikamet veren ise vahiy ve ilhamdır.

Bir bilgi ve inanç düşünerek ve akıl yürüterek öğrenilir, benimsenir ve kabul edilirse ancak o zaman gerçek manada bir kıymet ifade eder. Zira vahyin gölgesinde olmayan düşüncelerin insanı nereye götüreceği hiç bilinemez; varılacak yerin fayda ve zararı kestirilemez. Allah korusun; insanın bir kere vahyin gölgesinden koptuğunu farzedin; nice ilhamlar karşısında zebûn (aciz) olur; böylece hakiki murşidinden uzaklaşır.

Hani, Yunus Emre: “İlim, ilim bilmektir; İlim kendin bilmektir; Sen kendini bilezsin, Bu nice okumaktır!” diyor ya!

“Cehil de, cehâleti bilmemektir.” Yine şöyle derler: “Güya cehlin hilafıdır ilim, cehlin sırf itirafıdır ilim.” Sonra; “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır,” denilir ki; üzerinde düşünülmesi gerekir. Bu husus bazılarının değerlendirdiği kadar basit değildir.

Öyle ya; “Cehli itiraf etse cahil sayılır mıydı hiç? Cehli inkâr etmek cehl-i mürekkeb (bilmediğini bilmemek)dir.”

İlmin her çeşidi güzeldir. Ancak Rabbül ‘Âlemin’i ve mahlukatı basiretle düşündüren ilim en önemli ve güzel olanıdır. Onun için Kelâm İlmine önem verilmiştir. Kelâm İlmini önemli saymayan bazı âlimler olmuş ise de onlar konuyu farklı yönden değerlendirmişlerdir. Dünyaca isim yapmış âlimlerin İlm-i Kelâm’ı ihmal ettikleri görülmez. Fıkıhın esası da Kelâm İlmi ile alâkalıdır.

Bu eserde değişik yer ve şekillerde öylesine düşündürücü ve çarpıcı örnekler verildi ki; taşıdığı kıymet, buna itibar edilerek değerlendirildiğinde daha iyi anlaşılacaktır. Kitapta anlatılanlar belki ilk bakışta mükerrer gibi görülebilir fakat dikkatle incelendiği takdirde arada çok ince ve önemli farklılıkların olduğu görülecek ve bu hassasiyet neticesinde esrar tecelli edecektir.

İlmin özelliği ise bu inceliği görmek ve esrarını çözmektir. Onun için dir ki; duâ ederken:

“Ya Rabbi bizlere eşyayı olduğu gibi göster,” diyoruz. Ayrıca: “Allah’ım bizlere hakkı hak olarak göster de hakka ittibayı(tabi olmayı) nasîb et ve bâtılı bâtıl olarak göster de bâtıldan ictinâbı (sakınmayı) müyesser kıl!” diyoruz.

Zira hakikatları olduğu gibi görmek ancak ve ancak Allah Te’alâ’nın ihsan ve inâyetiyle mümkündür. Aslında Peygamberlerin gönderilmesindeki hikmet de bundandır. Zira vahye dayanmayan görüşler gerçekleri ifade etmeyebilir ve her zaman yanılmaya müsaittir. Onun için Hızırbey Çelebî, “Nuniye”sinde: “Allah Te’ala Peygamberler gönderdi; zira halkın, hem aklın hükmünde hem de dinler ilminde tamamlayıcıya (mürşide) ihtiyacı vardır,” demiştir.

Herkesin gerçekleri olduğu gibi göremeyeceği içindir ki; Cenâb-ı Hak şu talimatı vermiştir:

“Onlara emniyetten ya da korkudan bir iş gelince onu yayarlar, yaygaraya verirler. Eğer onu Resûl’a ve ilim sahiplerine havale etselerdi onun içinden çıkarılması gereken gizli manayı alırlar ve öğretirlerdi. Eğer üzerinizde Allah’ın fazileti ve rahmeti olmasaydı çok azınız müstesna şeytana tabi olurdunuz.” (Nisa:83).

El Hak doğrudur.

İnsan, eğer ilim sahibi zevattan faydalanmaz da kendi görüşleri ile hüküm vermeye kalkışırsa çoğunlukla şeytanın peşine düşmüş olur ve büyük yanlışlıklar yapar. Onun için mutlaka ilimden ve ilim ehlinden istifade edilmesi gerekir. Hakkı bulmanın, bilmenin ve hakka hizmet etmenin yegâne yolu budur.

Kur’ân-ı Kerîm buna işaret ederek:

 “İşte o peygamberler Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. Sen de onların hidâyetlerine iktidâ et (yoluna uy)!” buyurmuştur. (6/En’âm:90)

“Âlimler Ümmetin emniyetidir; dünyaya bulaşmadığı ve âmirlerin emri altına girmediği müddetçe!” denilmiştir. Peygambere varis oluşları da ancak ilimleri ve ilimin muktezâsı (gereği) olan amelleri ve irşadlarıyla olacaktır.

Âlim’in hayatiyeti eserleriyle devam eder, bunları yaşatmak da sonradan gelenlerin borcu ve emanetidir. Biz de bu emanetin hakkını takatimiz nisbetinde eda etmek üzere bu kıymetli eserin yaşamasını istedik. Allah (C.C.), bizleri ilmin ve âlimin feyiz ve berekâtından mahrum etmesin ve bu sahada yapılan çalışmaları ibâdet olarak kabul eylesin.

Bu eseri, üzerimde ödeyemeyeceğim kadar hakkı bulunan çok değerli babaannem merhume Şahnur KİP’in ruhuna ithaf ediyorum.

Okurlarımdan dileğim, hem merhum musannif (eseri yazan) için, hem aciz mütercim için, hem de bu eseri ruhuna ithaf ettiğim babaannem merhume Şahnur KİP için samimî dualarıdır.

Noksanlıklarımdan Allah’a sığınırım.

Er-Ragib El-İsfahanî’in “Tafsil’ün-Neş’eteyn ve Tahsil’üs–Saâdeteyn” isimli bu kitabını  tercüme ederek milletimizin istifadesine arzetmek istedim. Gayret bizden; tevfik, inâyet ve bereket ancak Allah (C.C.)’dandır. Bütün duygularımla O’na sığınırım.

 

01.Şaban.1433 Hicrî

Selahattin KİP

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ

 

   E L – İ N S A N (İNSANLIK)

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

Hamd Allah (C.C.)’ya olsun ki; O, kulunu elçi olarak gönderdi. Onun dilinden bize hamdi öğretti, katındakine rağbet ettirdi. O’ndan dileriz ki; O’nun Peygamberi Muhammed (S.A.V.) ve O’nun âli üzerine salât ve selam kılsın ve onun açık delilleri ile bizlere hidâyet yolunu göstersin, kurtuluşa erdirsin; en güçlü bürhanları (delilleri) ile bizleeri saâdetin en geniş sahasına çıkarsın!

Eş-Şeyh Ebül–Kasım El- Hüseyn bin Muhammed bin El–Müfaddal Er-Ragib der ki: “Bu, Tafsil-ün–Neş’eteyn ve Tahsil’üs–Saâdeteyn (yani ‘İki Neş’etin (oluş, meydana gelmenin) Tafsilatı ve İki Saâdetin Tahsili (Elde Edilmesi)’) isimli bir risâledir.”

Bunlardan birinci “Neş’et”, şu âyette zikredilendir:

“Andolsun ki; birinci neş’eti  biliyorsunuz, keşke düşünseydiniz ve ibret alsaydınız.” (56/Vâkıa:62)

İkincisi ise: “(Bütün hayatı) yoktan var eden, sonra da ikinci bir neş’etle inşa eden O’dur. Bu O’nun için pek kolaydır ve gerçekten Allah her şeye kâdirdir” âyet-i celilesinde zikredilen “Neş’et”tir. (30/Rûm:27)

İki saâdete gelince; bunlardan biri:

“Benim sizin üzerinizdeki nimetimi hatırlayın,”  mealindeki (2/Bakara:122) âyetle bildirildi.

İkincisi ise, şu âyette zikredilen saâdettir:

“Mutlu olanlara gelince, onlar da Cennettedirler.” (11/Hûd:108)

Ben bu kitabı üstadıma ithaf etmek için yazdım. Allah onu te’yid eylesin! Zira O’nun, insanı iki saâdete kavuşturacak şeyi kazanması hususuna son derece itina gösterdiğini gördüm. Allah, bundan istifade ve bunu ifade etme hususunda kendilerine yardım eylesin! Saâdetin her iki nev’ini kazanmasına ve manasını koruyup, hususiyetlerinin yerine getirilmesine muvaffak eylesin!

Biz “İnsan” dediğimiz zaman; bu sözcükle sanki mevcudatta (gerçekte) var olmayan, bilinmeyen ve tanınmayan bir canlının adını söylüyormuşuz gibi geliyor bize. Hani, mağrib ülkelerinde “anka” adı verilen hayali bir kuştan bahsedilir ya, ismi var kendisi yok; ya da putlar hakkında Allah (C.C.) şöyle beyan eder:

“Onlar, sizin ve babalarınızın isim verdiği şeylerden ibarettir. Halbuki, Allah bu hususta size izin ve selâhiyet vermemiştir. (53/Necm:23)

Ve yine: “Siz, ancak kendinizin isim verdiği şeylere tapmaktan öte bir şey yapmıyorsunuz.” (12/Yusuf:40)

Yani ismi var olduğu halde kendisi var olmayan şeyler vardır kâinatta. “İsmi var cismi yok,” derler ya! İşte öyle.

“İnsan” denilen bazıları vardır ki: Uzun boylu, tırnağı enli, bedeni çıplaktır. Bunlar konuşan hayvandır. Ama hevâdan konuşurlar, faydası da zararı da olmayacak şeyleri konuşurlar!.. Öğrenirler ama zararı da faydası da olmayan şeyleri öğrenirler. Bilirler ama dünya hayatının zâhirini (görünen kısmını) bilirler; âhiretten ise tamamen gafildirler. Elleriyle kitap yazarlar ama: “Bunlar Allah’tandır,” diyerek menfaat gözettiklerinden dolayı çok para kazansalar da ucuza satmış olurlar. Mücadele ederler ama, bâtılı savunur ve hakkı çökertmek isterler. İnanırlar ama puta, tâğuta inanırlar. İbâdet ederler ama ibâdetleri Allah’tan başkasınadır! Kendilerine faydası da zararı da dokunmayacak şeylere ibâdet ederler. Namaza giderler ama istemeye istemeye ve Allah’ı çok az zikrederek giderler. Namaz kılarlar ama namazdan bi-haber olarak (ne yaptıklarının farkında olmayarak) kılarlar. Zikir ederler ama “Zikirden gaye nedir?” diye sorulduğunda cevap veremezler. Duâ ederler ama Allah ile beraber başka ilâhları ortak koşarak duâ ederler. İnfak ederler ama zoraki olarak infak ederler. Hüküm verirler ama hükümleri cahiliyet hükümlerine göredir. Uydururlar ama yalan ve iftira uydururlar.

Ben, bu tip yaratıklar her ne kadar hissen insan sûretinde iseler de bu sûretler mâkul (gerçek) manada ne insandır ve ne de “nasnas”tır (maymundan bir cins) diye düşünüyorum.

Hz. Ali’nin (Kerem-Allahü vecheh) dediği gibi: “Ey sûretleri adama benzediği halde adam olmayanlar! Ki; onlar Allah (C.C.)’nun şu kavlinde zikrettiği cinstendirler:

‘İnsin ve cinnin şeytanları ki; bazıları bazılarını aldatmak üzere süslenmiş sözlerin alış-verişini yaparlar’ (El-En’âm:112).”

Buhterî’nin, insanların kısm-ı âzamını (ekseriyetini) yaratılışları ile değil de ahlâkları ile değerlendirerek söylediği şu sözünü uzak görmüyorum:

“İnsanlar arasından insan olarak alınacak şey çoğunlukla görünen sûretlerinden ibarettir, başka bir şey kalmamıştır.” Bir başkası da şöyle söylüyor: “Onlardan çoğunluğunu düşündüğün vakit; ya eşek, ya it, ya da kurtturlar,” sadece sûretleri insandır.

Bu beyitleri işittiğimiz zaman, bunlar işte şiir sözleridir ya da mutlak manada mecazîdir deyip de geçmemeliyiz. Bunlardaki gerçek manayı anlamaya çalışmalıyız.

Zira Allah (C.C.) şöyle buyurmuştur:

“Yoksa Sen, onların çoğunu işitirler ya da anlar (akılları erer) mı sanıyorsun? Onlar dört ayaklı hayvanlar gibisinden başka bir şey değildirler; belki onlardan daha da sapıktırlar, yollarını kaybetmişlerdir.” (25/Furkan:44)

Ben bu risâlede mevcudatın (yaratılmışların) cümlesinden, bu arada insanın yerinden, başlangıcından, gelişiminden ve varacağı sonuçtan,  insan için dünya ve âhiret saâdetine ermek hususunda insanlığı kazanmanın ve o gayeye götürecek yolların nasıl belirlenmesi gerektiğini açıklamaktan bahsettim. Ve bu işe insanın bizzat kendi nefsini tanıması ile başlamasının lüzümunu belirttim. Herhangi bir insan kendisi üzerine bilinmesi vacip olan bir şeyin var olduğunu kabullenebilirse; o şeyi ilk etapta bilemese dahi, o hususta bir şeyler bilmesi gerektiğini hissedecek ve bu histen hareketle mutlaka bir şeyler öğrenecektir.

İnsanın bir şeyi bilmediğini bilmesi, bir nevi ilimdir. İnsanın bir şeyi bilmediğini bilmesi iki ilimden biridir.

İbn-i Abbas (R.A.) şöyle derler: “Her kim, cehaletinden aklında bir eksiklik görmez ve günahlarından dolayı kalbinde bir eziklik duymaz; kendisi ile muhatabının hududunu  tesbitte ve sarfettiği sözlerinde bir hata bulmaz ise, o kimse kendini denîyetten (alçaklıktan) kurtaramamış, acizlikten kurtulma cihetine yönelmemiştir. Gerçek delil ile şüphe arasındaki farkı ayırmaya özenmemiştir. İnsan bir menfaatın değerini bildiği nisbette onu aramak için hırslı olur, onu elde etmek için o nisbette zorluklara katlanır.”

Onun için Cenâb-ı Hak, aradığı şeyin menfaat derecesini bilmeyenleri:

“Havsalanın almadığı (İç yüzünü kavrayamadığın) bir bilgiye nasıl sabredeceksin?” âyet-i kerîmesiyle uyarmıştır. (18/Kehf:68)

Ey faziletli insan, insanın faziletini ve onu nefsinde temize çıkaran için hazırlanmış olan felâhı (kurtuluşu) ve mutluluğu gör!

Allah’u Te’alâ onun hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Gerçekten nefsini (günahtan) temizleyip arıtan kurtulmuştur.” (91/Şems:9)

Bunlar bir takım kerametlerdir. İnsan bir bidon değildir ki, içine su doldurulsun, sonunda da sidik olarak boşaltılsın. Karşılığında göreceğin sıkıntının ağırlığı da seni yıldırmasın, aldatıcı cazibeler de seni yolundan alıkoymasın!

İnsan olmanın gerçek tarifinin dışına çıktığında yanlış yoldaki insanlara aldanırsın ki; “Ubba’dan da öte köy yoktur.” Hatta ondan öte taşa, ya da kuma veya hayvana yahut kadına tapandan başkasını göremezsin.

Resûlullah (S.A.V.) bunları ayıplarken şöyle buyurdular:

“Yazıklar olsun o dirheme tapanlara, yazıklar olsun o dinara tapanlara, yazıklar olsun o yola tersine girdiğini gördükten sonra da toparlanıp eksikliklerini gidermeyenlere!”

Sen gençliğinin verimli dönemindesin, dalların yumuşak olup şekillenmeye müsaittir. Bilesin ki, Allah’u Te’alâ’nın kendisine güzel sûret ve güzel yaradılış verdikten ve onu güzel bir tebiyeye tabi tutup bülûğ çağına erdirdikten sonra insanlığına karşı direnerek, inadında dayatması, himmet sahibi (amacı) olan bir insana asla yakışmaz. Ve aynı zamanda insan olma imkânı varken hayvan olarak kalmaya, ya da melek olma imkânı varken insan olarak kalmaya, ya da melîk olma kabiliyeti varken mülk olarak kalmaya razı olmak hoş ve doğru bir tercih değildir; bu durumu kabullenmek insanın yetenekleri ve kabiliyetleri ile bağdaşmaz. Allah’u Te’alâ insan için Cennette Mak’ad-i Sıdk’ı (Takva ehlinin Cenneteki makamı) hazırlamıştır ki; melekler onların yanına her kapıdan girerek onların hizmetinde bulunacaklar ve onlara şöyle diyeceklerdir:

“Gösterdiğiniz sabırdan dolayı Allah’ın selamı üzerinize olsun, bakın bu ahiret yurdu ne güzel!” (13/Ra’d:24)

Allah (C.C.), bizleri de bu iltifatlara mazhar kılsın da şu tembeller sınıfına dahil etmesin:

 “Eğer yakın ve hazır bir dünyalık ve kolay yolculuk olsaydı (o münâfıklar) sana uyarlardı, ama onlara yol uzak ve yük ağır geldi.” (9/Tevbe:42)

Allah (C.C.) bizleri şu âyette tavsif ettiği kullar cümlesinden eylesin:

“O, Allah’tır ki; imanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalbine huzur ve rahatlık indirendir.” (48/Fetih:4)

Yine: “Onlar var ya! Allah onların kalplerine iman yazdı ve onları katından bir ruh ile desteklemiştir.” (58/Mücâdele:22)

Sen sen ol da ovalarda susuz kalanların su zannettikleri serap gibi şeylere kapılma! Zira ondan bir şeyler bekleyerek peşinden gidenler hiç bir şey bulamazlar, sadece aldanmış ve eli boş olarak geri dönerler.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

B İ R İ N C İ  BÖLÜM

 

İNSANIN KENDİ NEFSİNİ TANIMASI

 

Bazı âlimler: “İnsanın bilmesi gereken ilk şey nefsidir,” demişlerdir. “İlk olarak bilinmesi gereken şey Allah’tır,” diyenler de olmuştur. Bu iki söz arasında esasen bir uyuşmazlık da yoktur.

Birincisi ile, tertibi sina’î bakımından (edebî sanat yönünden ) nefsin önceliği kast edilmiştir. Aynı zamanda bununla şeref ve fazilet bakımından önce Allah’ı tanımanın şerefine işaret edilmiştir. Ma’rifetullah (Allah’ın varlığını birliğini, bütün isim ve sıfatlarıyla kalben, aklen ve bütün duygularıyla idrak etmek) marifetlerin (bilgilerin) en  faziletlisidir. İnsan nefsini bilemekle de bir çok şeylere muttali  (vâkıf) olur.

 

Nefsini bilen insan şu sekiz hususa vâkıf olur:

 

Birincisi: İnsan, ancak kendi nefsini bilmiş olması sayesinde başka şeylerin marifetine (bilgisine) ulaşır. İnsanın kendi nefsini tanımaz ve bilmezse başka şeyleri tanıması, bilmesi mümkün olmaz.

İkincisi: İnsan, mevcûdatın tümünü içeren bir yapıya sahiptir ki; yaratılmışların hülâsasıdır, özüdür, özetidir. (Bunu ileride açıklayacağız.) Onun için nefsini tanıyan kimse mevcûdatı (yaratılmışları) da tanır.

Allah’u Te’âlâ şöyle buyurur:

“İnsanlar kendilerine bakıp, nefislerinde Allah’ın gökleri ve yeri ve bu ikisinin arasında olan her şeyi ancak gerçek bir nedenle ve belirli bir müddet için yarattığını hiç düşünmezler mi? Şüphesiz insanlardan çoğu Rableri ile karşılaşacaklarını inkâr ederler.” (30/Rûm:8)

Bu âyet-i kerîmede insanlar nefislerinde düşünüp kendilerini tanımaları için uyarılmışlardır. Yani, ancak kendilerini tanıyan insanlar mevcûdatın hakikatını tanımış olacaklardır. Varlıkların hakikatlarını tanıyan bu insanlar, varlıkların fâni ve bâki olanlarını, gökleri ve yerleri bilecekler ve öldükten sonra bir daha dirilip Rableri ile karşılaşacaklarını da inkâr etmeyecek ve inkârcılardan olmayacaklardır.

“İleride Biz onlara delillerimizi hem dış dünyada hem de iç dünyalarında göstereceğiz ki; onun hak  ve gerçek olduğu oretaya çıksın.” (41/Fussilet:53).

Ve: “Kesin olarak inananlar için yerde ve kendi nefislerinde nice işaretler vardır. Hala görmeyecekmisiniz?” (51/Zariyât:20-21)

Üçüncüsü: Nefsini bilen âlemi bilir. Âlemi bilen Allah’ı görüyor hükmündedir. O’nu göklerin ve yerin yaratıcısı olarak görür. Kâfirler ve cahiller gibi acılarının üzerine ağlama durumunda değildir; zira o kadere inanmıştır. Cenâb-ı Hak onlar hakkında:

“Ben onları (münâfık ve kâfirleri) göklerin ve yerin ve de kendi nefislerinin yaratılışına şahit tutmadım (onlar bu mertebeye mazhar olamadılar) ve Ben sapıtıcı birilerini yardımcı tutacak  değilim,” buyurmaktadır. (18/Kehf:51)

Dördüncüsü: İnsan kendi ruhunu tanımakla Ruhânî âlemi bilir ve onun bâki (kalıcı) olduğunu da bilir. Cesedini bilmekle de cesed âlemini ve onun fâni olduğunu bilir. Fânî olan şeylerin bir değer ifade etmediğini, salih amellerin ise kalıcı olduğunun şerefini bilir.

Beşincisi: Nefsini bilen nefsin içindeki gizli düşmanlarını da bilir ki; Resûlullah (S.A.V.) buna şöyle işaret etmişlerdir:

“En büyük düşmanın iki yanın arasındaki nefsindir.”

Ve bunların şerrinden Allah’a sığınarak şöyle buyurmuşlardır:  “Allah’ım bana rüşdümü ilham et, nefsimin şerrinden beni koru!”

Yine: “Göz açıp kapayacak kadar zaman dahi beni nefsime terketme ki; helâk olurum,” buyurmuşlardır.

İnsan kendi nefsi içinde gizli olan düşmanını ve onun yerini, keyfiyetini ve onun yaklaşımlarını bilirse, ondan sakınmasını ve onunla nasıl mücadele edilmesi gerektiğini de bilir ve uygular. Cenâb-ı Hakk’ın mücahidler hakkındaki güzel vaadinin karşılığına müstahak olur. Onu bilmeyen ve tanımayan ise düşmanının, kendi hevâsı ile işbirliği yaparak akıl gibi dost görünmesine, bâtılın hak sûretinde gösterilmesine müsait zemin hazırlamış olur.

Bu konuda Resûlullah şöyle buyurdular:

Hevâ şeytandır. Hatta sadece şeytan olarak kalmıyor kendisine ibadet edilen bir ilâha dönüştürülüyor. Allah terk edilerek ona tapınılıyor.”  Ayrıca: “Yer yüzünde en çok Allah’ın buğzettiği ilâh hevâdır,” buyurdu ve şu âyeti okudu:

 “O, hevâsını ilâhı olarak tutan kimseyi gördün mü?” (25/Furkan:43)

Altıncısı: Her kim nefsini tanırsa, onu nasıl idare edeceğini bilir. Her kim nefsini güzel idare ederse, âlemi idare etmesini bilir ve yeryüzünün halifesi ve melîki olur.

Bu insanlar Kur’ân-ı Kerîm’in: “Sizi yerde halife kılar…” (24/Nûr:55) ve “Sizi melikler kıldı,” (5/Mâide:20)  âyetlerinin sırrına mazhar olurlar.

Yedincisi: Kendi nefsini tanıyan bir kimse hiçbir kimsenin ayıbını görmez ki; o ayıbın bir benzeri kendisinde olmasın. Ama gizli ama açık, ama ortaya çıkar, ama ateşin taşın içinde gizli olduğu gibi gizli olur. Bunları bilen kimse, insanların yüzüne karşı ya da arkasından eleştirici olmaz, ayıp aramaz. Çünkü başkalarında gördüğü bütün ayıpların birer benzerini kendinde görür. Böylece Resûlullah (S.A.V.)’in dualarına mazhar olur. O, şöyle diyor:

“Allah, kendi nefsinin ayıbı ile meşgul olduğundan başkalarının ayıbını görmeyenlere rahmet etsin!”

İnsanın kendi ayıbını görmesi oldukça zordur. Zira herkes kendi nefsini sever. İnsan sevdiğinin ayıbına karşı âdeta kör olur. Bu durumla ilgili olarak Resûlullah şöyle buyurdular:

“Bir şeyi aşırı sevmen seni o şeye kör, sağır eder.”

İnsan ayıplarına karşı kör ve sağır kaldığı için onlardan hoşlanır ve beğenir. Bir insan için kendini beğenmekten daha büyük zarar olamaz. Bazı âlimler şöyle demişlerdir:

“Yalan son derece haktan uzaktır, riyakârın hâli ondan daha kötüdür. Zira yalancı sadece sözü ile yalan söylüyor; riyakâr ise hem sözü ile hem de fiili ile yalan söylüyor. Kendini beğenenin hâli bu iksinin hâlinden de daha kötüdür. Zira yalancı ve riyakâr belki bunlarla bir yerde menfaat temin ediyorlardır ama kendini beğenenin hiçbir yönden menfaat temin etmesi söz konusu değildir. Sonra; onlara nasihat edilirse, kendilerinde olan şeyi bildikleri için tesir edilebilir; ama kendini beğenen kişi, nasihat edeni töhmetle ve şüpheyle karşılar; samimiyetle yapılan nasihatları fuzulî olarak telakki eder, iltifat etmez. Zira, bu insan  kendinde eksiklik olduğunu kabul etmediği ve kendini çok beğendiği için söylenen şeyleri red edecektir.”

Sekizincisi: Nefsini bilen Allah’ı bilir. Rivayet edilir ki, bütün semavî kitapların tamamında: “Ey insan nefsini tanı ki, Rabbini tanıyasın!” diye bildirilmiştir.

Allah (C.C.):

“Biz, âyetlerimizi hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde insanlara gösteririz ki, onun hak ve gerçek olduğu ortaya çıksın (Kur’ân’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun), buyurmaktadır ki; özet olarak: “Nefsini bilen Rabbini bilir,” demektir. (41/Fussilet:53).

 

Bu âyetin üç türlü yorumu vardır:

 

1- Nefsin bilinmesiyle Allah’ın bilinmesine varılır. “Arapçayı öğren ki; fıkıhı öğrenesin,” sözünde olduğu gibi. Yani aralarında her ne kadar başka vasıtalar da olsa, birinin  marifetiyle diğerine varılır.

2- Nefsin bilgisine ulaşmakla aralıksız ve direkt olarak ma’rifetüllâha varılır. Güneşin doğması ile ortalığın aydınlanması gibi ki; güneşin doğması ile ortalığın ağarması arasında boşluk yoktur. Zaman farkı olmaksızın biribirine mukarindir (bitişiktir).

 3- Allah’ın ma’rifeti, nefsin ma’rifeti olmaksızın sabit olmaz. Zira hakikat olarak nefsini tanıdığın vakit, âlemi tanırsın. Âlemi tanıdığın vakit ise onun “hâdis” (sonradan olma) olduğunu bilirsin ve o zaman da o “hâdis”lere hiçbir yönden benzemeyen bir muhdis’in (bir yaratıcısının) olduğunu bilirsin. Zaten Ma’rifetüllahtan gaye de budur.

Hz. Ali (K.V.)’nun şu kavlinin (sözünün) manası da budur dediler: “Akıl, ubûdiyetin (şuurlu kulluğun) resmini ortaya koymak içindir; Rubûbîyetin (Allah’ın bütün varlıkların Rabbi olmasını) idraki için değildir.” Bu manada şöyle dediler:

“Nefsin keyfiyetini insan anlayamaz, Kadîm olan Cebbâr’ın keyfiyetini nasıl anlasın? O ki; eşyayı benzersiz yaratandır, sonradan yaratılan kul onu nasıl idrak etsin?”

Yine şöyle denildi: “İdrâktan âciz olduğunun idrâki, idrâktır; Zat’ın (Allah’ın) sırrını araştırmak şirktir. Sırların ötesindeki himmetler (gayeler) için himmetler vardır ki; onun idrâkinden cinler ve melekler de âcizdir. Allah insanı himmet  sahibi yaparsa (kalb bütün kuvveti ile Allah’a yönelirse) hidâyeti de verir, bu bir lütûftur ki; ancak Allah velileri bunu idrak eder.”

Ebu Bekr Es-Sıddîk (R.A.) şöyle söylemişler: “Ma’rifetin (bilmenin) en son mertebesi, Ma’rifetullahı (Allah’ı tam manasıyla) idrakten âciz olduğunu bilmek ve itiraf etmektir.”

Allah’u Te’âlâ şöyle diyor:

“Allah’ı unuttular; O, da nefislerini unutturdu.” (59/Haşr:19)

Bununla insan şuna uyarılmaktadır: Eğer onlar kendi nefislerini tanısalardı Allah’ı tanıyacaklardı. Ne zaman ki; nefislerini tanımaktan cahil kaldılar o cehâlet, Allah’tan câhil (habersiz) olduklarına delâlet etti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İ K İ N C İ  B ÖLÜM

 

MEVCUDATIN CİNSLERİNİ VE ONLARIN ARASINDA

      İNSANIN YERİNİ BİLMESİ

 

Bu bölüm, mevcudatın (varlıkların) cinsleri ve bunların arasında insanın yeri hakkındadır.

Bilesin ki, Allah’u Te’alanın vücudu vâcibdir, varlığı bir sebebe bağlı değildir. Bilâkis O, bütün varlıkların varlık sebebidir. Her varlık O’nunla vardır, bütün varlıkların içerikleri de O’ndandır.

Varlıklar iki kısımdır: Ulvî ma’kulât (Aklen bilinen Ulvi Âlem) ve Süflî Mahsusât (Hissen bilinen Süflî -geçici, basit- Âlem). Allah’u Te’ala ulvî âlemi süflî âlemden önce yarattı.

Rivayete göre Allah’ın ilk yarattığı şey Kalem, sonra Levh’dir. Allah (C.C.) kaleme, kıyamete kadar olup bitecek şeyleri Levh-i Mahfuz’a (Allah’ın her şeyle ilgili takdirinin kayıtlı olduğu Korunmuş Levha) yazmasını emretti.

Bir rivayette de ilk yarattığı şey Akıl’dır. Ona:

“Gel!” dedi geldi, “Git!” dedi, gitti. Sonra da:

“İzzet ve Celalimle kasem ederim ki, Benim katımda senden kıymetlisini yaratmadım. Ben, seninle alır seninle veririm. Ve sevap da sana, azap da sana olacaktır,” dedi.

Buradaki akıldan murâd beşerî akıl değildir. Onunla şerefli bir cevhere işaret olunmuştur ki; beşeri akıllar oradan kaynaklanır. Bazıları da bu akıldan murâdın, yukarıda zikredilen “Kalem” olduğunu söylemişlerdir. Vellahu a’lem!..

Daha sonra Allah’u Te’âlâ Ruhâniyeti (Sadece Ruhtan ibaret olan varlıklar) yarattı ki; onlar Allah’a kullukta kibirlik göstermezler ve “Niçin kulluk gösteriyoruz?” diye de kaygısını çekmezler. Allah’u Te’âlâ bu varlıkları ibda’ yoluyla yarattı. İbda’; geçmişte benzeri ve örneği olmayan bir şeyi yaratmak demektir.

Daha sonra dört Rükn’ü (temel varlığı) yarattı.

Bunlar; Cemadat, Namiyat (yani nebâtat), Hayvanat ve en sonunda da İnsaniyet’in sûretiyle tamamlanmıştır.

Resûlullah (S.A.V.) şu sözleriyle buna işaret etmişlerdir:

“Allah’u Te’âlâ Pazar günü şunları şunları yarattı; Pazartesi günü şunları şunları yarattı… Derken, Cuma günü haftanın son günü İnsanı yarattı,” demişlerdir.

Yaratmak çoğunlukla, her hangi hallerde bir şeyi başka bir şeyden icad etmekle oluyor. Örneğin insanı topraktan yarattı. Ve bu yaratılış bir tertibi gerektiriyor. Onun için Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“Biz her şeyden çift yarattık. Ta ki düşünüp anlayasınız diye.” (51/Zâriyât:49)

Mürekkeb (terkib edilmiş)şeylere de şöyle işaret buyrulmuştur: “Görmezler mi? Biz nice bitkilerden keremli çiftler çıkardık:7.” (26/Şuarâ).

Sonra bilinsin ki; her yaratılan şey tamamdır, noksanlığı yoktur. Eğer onun eksiği olsa idi onu yaratanın ve sâni’inin (yapanın) eksikliğine delâlet ederdi.

Ama bir şeyden mürekkeb olup yaratılmış şeylerin içinde noksanlık ihtimalı olabilir. Bazen de onun eksikliği terkibi cihetinden ya da yaratanı tarafından değil de başka bir arızadan olabilir. Onun içindir ki, Ulvî olan yaratıklar arızaya ve fesâda uğramaktan korunmuşlardır ki; halleri üzerinde kalırlar. Tâ ki, Allah’ın dilediği zaman gelip kıyamet kopuncaya kadar.

 

 

 

 İnsanın yaratılışı iki türlüdür:

 

Birincisi Adem (A.S.)’ın yaratılışıdır: Ki; o, beşeriyetin babasıdır. O, diğer insanlara göre tohum mesabesindedir; diğerleri ondan neş’et etmiştir. Allah’u Te’ala onun yaradılışını bizaat tevelli etmiştir (üzerine almıştır). Terbiyesini ve talimini de kendisi yapmıştır.

Nitekim Kur’an-ı Kerîm’in:

“Ey İblis!Benim ellerimle yarattığım şeye secde etmekten seni alıkoyan nedir?..” (38/Sâd:75) ve “Âdem’e bütün isimleri öğretti …” (2/Bakara:31) âyetleri bu hususu bildirmektedir.

İkincisi de onun nesilleri ve çocuklarının yaratılışıdır: Onları da yaratan keza Allah’tır; ama onların yaratılışını, terbiye ve talimini cismani ve ruhanî olarak yapmıştır. Cismanî tarafı ana-babaları gibidir, ruhanî tarafı ise melekler gibidir ki; o melekler müdebbir (tedbirci) ve mukassimdirler (taksimci), insanları inşâ ve terbiyeleriyle görevlidirler; insanların ahlâklarını ve rızıklarını tesbit ve taksim ederler. Nitekim bu hususta şöyle bir haber rivayet edilmiştir:

“Çocuk kırk gün nutfe olarak kalır sonra “alaka” (kan pıhısı)’ya dönüşür, sonra mudğa (et parçası) olur ve sonra Allah ona bir melek gönderir; melek onun ruhunu üfler…”

Ana-baba evladın oluşumuna ve vücut bulmasına sebep oldukları için Allah’u Te’âlâ onların hakkının da büyük olduğunu bildirmiş ve onlara şükrü, yani ana-babaya itaatı, saygılı olmayı ve iyilik etmeyi evlatları üzerine vacip kılmıştır.

“Bana şükredesin,  ana ve babana da teşekkür edesin!”  buyurmuştur. (31/Lokman:14).

Evlada bina kökünden gelen “İbn” ismi verilmiştir.. Bununla baba çocuğun bânîsi (bina edeni, kurucusu) olarak nitelendirilmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜÇÜNCÜ  B ÖLÜM

 

   İNSANIN OLUŞUMUNDAKİ ASLÎ UNSURLAR

 

Bu bölüm, insanın yaratıldığı temel unsurlar hakkındadır.

Allah’u Te’ala, hikmeti muktezasınca (gereği) Kur’ân-ı Kerîm’in muhtelif yerlerinde Âdem’i (A.S.) yarattığı unsurları zikrederek onu, insan olarak yedi merhalede nasıl tamamladığına işaret etmiştir.

Âl-i İmrân:59. ve Secde:7. âyet-i kerîmelerinde insanın topraktan yaratıldığını bildirerek ilk başlanğıcına işaret etmiştir.

Hicr Sûresi’nin 26. âyet-inde de “Pişmiş çamurdan” yaratıldığını bildirerek, toprakla suyun buluşmasına işaret etmiştir.

Başka bir yerde “Şekillenmiş kara balçıktan,” diyerek havanın tesiriyle çamurun değişikliğe uğratıldığına işaret edilmiş (15/Hicr:28); bir başka yerde “Yapışkan çamur” diyerek, sûretin çıkarılmasına elverişli, mutedil bir hale getirildiğine işaret edilmiştir. (37/Sâffât:11).

Bir yerde de: “Pişmiş Çamura benzeyen bir balçıktan” diyerek ateşin tesiriyle insanda oluşan şeytaniyet tarafına işaret edilmiş (55/Rahmân:14) ve bu manaya şu âyet ile de  temas edilmiştir:

“Cinleri öz ateşten yarattı.” (55/Rahman:15).

Bununla da pişmiş balçıkta, ateşin eseri nisbetinde insanda şeytaniyet bulunduğuna işaret edilmiştir. Şeytanın ise alevli ve istikrarsız bir ateşten yaratıldığı bildirilmiştir.

Daha sonra da ruhun üflenmesi suretiyle insanın yaratılışının tamamlandığı bildirilerek, Meleklere:

Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Ben onu tamamlayıp ruhumdan da üflediğim vakit derhal ona secde edin!” emrini vermiştir. (38/Sâd:71-72).

Böylece  görüldüğü gibi yedi aşamada insanın yaratılışının tamamlandığına dikkat çekilmiştir. Sonra insanın nefsinin ilim ve edeple donatıldığına:

“Âdeme bütün isimler öğretildi…” (2/Bakara:33) âyet-i kerimesiyle dikkat çekilmiş, daha sonra Âdemoğlunun yaratılışını ve hâlden hâle geçişlerde oluşan unsurları zikredilmiştir.

Cenâb-ı Allah, Âdem (A.S.)’ın yaratılışını yedi merhalede oluşturduğunu Mu’minun Sûresi’nin 12-14. âyetlerinde şöyle bildirmiştir:

“Andolsun biz insanı çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta, kan pıhtısı) yaptık. Peşinden “alaka”yı bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik. Bu kemikleri etle kapladık (kemiklere et giydirdik). Sonra onu başka bir yaratılışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.”

Âyette geçen “Başka bir yaratılışla” cümlesiyle insanın akıl, fikir ve konuşma kuvvetlerine işaret edilmiştir.

Cenâb-ı Allah: “Kemiklere et giydirdik” dedi de diğerlerinde olduğu gibi burada et yarattık demedi.

Denildi ki: “Burada İlahî sanatın letâfetine dikkat çekilmiştir.”

Zira nutfe, kemik sûreti olarak tamamlanmış, ondan sonra da et yaratılmıştır. Yani et nutfeden oluşmamıştır. Onun için, “Onu giydirdik” demiştir ki; et giyim eşyası mesabesindedir. İnsan onu giyer, çıkarır ve yenisi ile değiştirir. Onun için canlıdan kesilen et yeniden gelişir ve yerini doldurur. Et, kemik gibi değildir. Kemik kesilirse yerini doldurmaz.

Denilse ki: “Nasıl bütün insanların çamurdan yaratıldığına hüküm verilebilir?” Çamurdan yaratılan sadece Âdem (A.S.)’dır; Âdem’in evlatları değildir.

Buna iki türlü cevap verilebilir dediler:

 

Birincisi: Madem ki Âdem çamurdan yaratılmıştır onun evlatları da onun hükmünde olup onlar da çamurdan yaratılmış sayılırlar.

İkincisi: Madem ki insan nutfeden oluşuyor ve kadının hayız kanından gelişiyor; onlar ise gıdalardan meydana geliyor, gıda ise hayvanlardan oluşuyor ve hayvanlar nebatattan, nebatat da çamurdan (toprakta) meydana geliyor. Öyleyse insan da çamur sülalesinden geliyor. Buna şu âyet-i kerîme işaret ediyor:

“İnsan yediğine bir baksın. Biz gerçekten yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik; bütün bunlar sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir. (80/Abese:24-32).

Yine: “Andolsun biz insanı çamur sülalesinden yarattık; sonra onu  bir nutfe yaptık ve onu sağlam bir mekâna yerleştirdik,” (23/Mü’minûn:13) ve “Sizi topraktan, sonra da nutfeden yarattı,” (22/Hac:5) âyetlerinde belirtildiği üzere insanın topraktan yaratıldığına işaret edilmiştir.

Ayrıca: “Allah’ın azâmet ve kudretine delalet eden âyetlerdendir ki; sizi topraktan yarattı ve sizler beşer olarak yayılıverdiniz,” (30/Rum:20) “Biz insanı çamurdan yarattık ve sonra da onun neslini pek önem verilmeyen hakir bir suyun sülalesi yaptık,” (32/Secde:8) denilerek insandan Âdem (A.S.)’ın kast edildiğine işaret edilmiştir. Ve onun için de: “Onun neslini hakir bir sudan yarattık,” denilmiştir. Burada sadece “nutfe” üzerinde durulmuş, başlangıç olan topraktan bahsedilirken ise böyle olmamıştır.

Bu bölümde insanın yaratılışı ile ilgili olarak bahsettiğimiz prensipler, Kur’ân-ı Kerim’de, ayrı ayrı yerlerde zikredilmiştir. Bu prensiplerin her birinin tahsis edildikleri yerlerde zikredilmesi Cenâb-ı Hakk’ın İlahî hikmetidir.

Bu prensiplerin ayrı ayrı sûrelerde tahsisini gerektiren hikmetlerinden bahsetmek için bu kitabın hacmi müsait değildir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DÖRDÜNCÜ  BÖLÜM

 

                         İNSANDA BULUNAN KUVVETLER

 

Bu bölüm, insanda toplanan kuvvetlerin zikri hakkındadır.

İnsan, âlemdeki eşyada bulunan kuvvet ve isti’datların (özelliklerin-kabiliyetlerin) tamamının kendisinde toplandığı bir varlıktır. Ve insanın yaratılışı da kendi vücuduna derc edilen (katılan) kuvvetleri içeren âlemin yaratılmasından sonradır.

Allah’u Te’âlâ bu hususa şöyle işaret etmiştir:

“O, Allah ki; her şeyin yaratılışını güzelleştirdi ve insanı da ilk başta çamurdan yaratmıştır.” (32/Secde:7).

Bu hususa işaret eden Resûlullah’ın hadis-i şerifleri yukarıda geçti. Allah’u Te’âlâ insanda, âlemde olan basit, mürekkep, ruhanî, cismanî, güzellikleri ve olguları topladı. İnsan âlemdeki yaratıklarda (toprak, su, hava, güneş vs.) bulunan basit, mürekkeb ve ruhâniyet ve cismâniyetten yaratılmıştır. İnsan âlemin kuvvet ve rükûnlarıyla (olmazsa olmaz parçalarıyla) donatıldı ve dolayısıyla insan başlı başına bir kâinattır, başlı başına bir âlemdir.

Onun şeklen küçültülmüş olması itibariyle ve oradaki kuvvetleri içermesi ile kitaptan bir hülâsa gibidir. Onda lafızlar kısaltılmış, mânâ toplanmıştır. Âleme ibretle bakıldığı zaman, insanın bu özelliği görülecektir.

Bir yöden de insan âlemin özü, hülâsası ve meyvesidir. O, sütte kaymak gibi susamda yağ gibidir. Âlemde hiçbir şey göremezsiniz ki; insanda bir yönüyle onun bir örneği olmasın! Örneğin; âlemdeki rükûnlerden hararet, bürüdet (soğukluk), rutubet ve yebuset (kuruluk) vb. insanda mevcuttur ve cisim oluşu itibariyle madenler gibidir. Gıda alıp gelişmesi itibariyle nebatat gibidir. His, vehim, hayal, lezzet ve elem (acı) duyma itibariyle behim (hayvan) gibidir. Endişe ve öfkesiyle yırtıcı hayvanlar gibidir. Aldatma ve sapıtmasıyla şeytan gibidir. Allah’ı bilmesi, O’na ibadet etmesi ve halifeliğini yapması ile melekler gibidir. Allah’ın kitabında bildirdiği hükümlerinin hülâsasının (özetinin) onda bulunması itibariyle de Levh-i Mahfuz gibidir.

Bazı âlimler insanın bedeninde dört bin hikmetin, nefsinde de bir o kadar hikmetin bulunduğunu söylerler. Sözleriyle, eşyanın sûretini insanın kalbinde tesbit etmesi itibariyle kalem gibidir. Nasıl ki; kalem hükümleri Levh-i Mahfuz’da tesbit ediyorsa, insan kalbinde de tesbit ediliyor.

İnsanda olan bu muhtelif kuvvetlerden dolayı Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Biz insanı katışık bir nutfeden yarattık.” (76/İnsan:2).

Yani insan muhtelif kuvvetlerden yaratılmıştır. Âlem ile insan arasındaki bu benzerlikten dolayı insan için “küçük âlem” denilmiştir. Âlem ise büyük insandır. Onun için Allah’u Te’âlâ:

 “Yaradılışınız da, sonradan ba’s oluşunuz (diriltilişiniz) da sadece tek bir nefis gibidir,” buyurmuştur. (31/Lokman:28)

Burada “tek bir nefis” ile âlemin zatına işaret edilmiştir. Madem ki; muhtelif bir çok şeylerden mürekkeb olan şeyde, muhtelif şeylerin tek başına taşımadığı kuvvetler toplanıyor; insanda da âlemde mevcut olan bir çok şeylerin tek başına taşımadığı kuvvetler, kabiliyet ve özellikler bulunuyur.

Nitekim bir takım ilaçlar bir takım eczadan mürekkep olunca kuvvet kazanıyor. İşte insadaki bu mananın hususiyetlerindendir ki; insan bu özelliklerinden dolayı adeta yaratılmışların eczası oluşu itibariyle diğer varlıklardan ayrılmaktadır.

Şeklî itibaryile de insan uzun boylu ve tırnağı enlidir; kendisinde gülmek, utanmak gibi hareketlenmeler vardır.

Diğer taraftan insan, makul olan şeyleri tasavvur etme, sanat ve ahlâk edinme kabiliyetindedir. İşte insana mahsus bu fiil ve davranışlardır ki; onu diğer yaratılmışlardan seçkin kılmaktadır.

 

 

 

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

 

İNSANIN TEDRİCİ BİR ŞEKİLDE YARATILMAK SURETİYLE

           KÂMİL BİR İNSAN DURUMUNA GELMESİ

 

Bu bölüm, insanın peyderpey gelişerek kemâle ulaşması hakkındadır.

İnsan baştan ölü ve câmid(cansız)dir. Nitekim Cenab-ı Allah:

“Siz ölü iken sizi dirilten Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz?” buyurmaktadır. (2/Bakara:28).

Bu husus, insanın önce toprak, sonra çamur, daha sonra pişkin çamur ve benzeri, daha sonra da hayvan haline gelmesi itibariyledir. Daha sonra ise büyüyüp gelişen nebat gibi olur.

Nitekim:

“Allah sizi yerden bir nebat olarak bitirdi,” buyrulmuştur. (71/Nûh:17).

Zira o, başta nutfe (sperm, döl suyu) idi sonra alaka (kan pıhtısı) ve daha sonra mudğa (et parçası) oldu… Daha sonra canlı hayvana dönüştü. Zira o, tabiatiyle faydalı olan şeyleri takip eder, zararlı olan şeylerden de sakınır. Daha sonra da insanî özellikleri taşıyan insan oluverir. Allah’u Te’âlâ, yer yer bunlara dikkat çekmiştir:

“Ey insanlar eğer öldükten sonra dirileceğinizden şüphe ediyorsanız biz, sizi topraktan yarattık, sonra nutfeden, sonra alaka’dan, sonra mudğa’dan ve sonra da uzuvları belirlenmiş olarak yarattık.” (22/Hac: 5).

Ve yine:

“Seni topraktan, sonra nutfeden ve daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah’i inkâr mı ediyorsun?” (18/Kehf: 37).

İnsanda ilk görülen kuvvet nebatatta görülen kuvvettir ki; gelişme kuvvetidir. Sonra hayvanî kuvvettir ki; menfaatına uygun olanı sahiplenme ters düşeni yoketme kuvvetidir. Daha sonra his, sonra hayal, sonra tasavvur, sonra tefekkür, daha sonra da taakkul (akıl erdirme) melekelerini edinir. İnsan ancak fikri ve aklı ile insandır ki; onunla hayrı şerden, güzeli çirkinden ayırır. İşte insanın bu melekesine işareten Cenâb-ı Allah şöyle buyurdu:

“O, Allah’tır ki, size sûret verdi ve sûretinizi de güzelleştirdi.” (64/Teğâbün:3).

İnsan, işleri ile de ilmin kaynağı ve hikmetin merkezi konumuna yükselmiştir. Başlanğıçta insanda aklın mevcudiyeti ateşin taştaki mevcudiyeti gibidir ki; görülmesi için çakmaya (taşın taş veya demirle çakılmasına) muhtaçtır. Çekirdekteki kuvvet gibidir ki; meyve vermesi için ekilmesi ve sulanması gerekir. Yer altındaki suyun kuvveti gibidir ki; faydalanılması için kuyunun kazılıp suyunun çekilmesi gerekir.

 

İnsan iki kuvvet arasındadır: “Şehvet kuvveti” ve “Akıl kuvveti.”

 

I-Şehvet kuvvetiyle; İnsan dünyaya meyleder ve dünyanın bedenî lezzetlerini hisseder. Gıda almak, cinsel ilişkide bulunmak, mücadele verip galip gelmek gibi kolay lezzetlerin peşinde koşuşturmak ister.

II-Akıl kuvvetiyle ise; İlim sahibi olmak, güzel ve sonuç itibariyle değer kazandıracak işler yapmak ve yaptırmak ister.

İşte bu iki kuvvete işaretle Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur:

“Biz ona yol gösterdik ama şükreder ya da küfreder.” (76/İnsan:3).

Yine:

“(Biz) Ona iyi ve kötü  iki yolu da  gösterdik.”) (90/Beled:10).

 

 İnsanın yaratılışı gereği arayacağı lezzetler iki gruba ayrılır:

 

 1- Hissen duyulan lezzetler: Yenilen, içilen, dokunulan, koklanan, işitilen, görülen lezzetler gibi ki; bunlar hayvanî şehvetlere tabidir.

 2- Ma’kûl (Aklen yaşanan) lezzetler: Hayırlı işler yapmaktan ve iyiliklerde bulunmaktan duyulan lezzetlerdir.

Hissî lezzetler insan üzerinde daha çekici ve cezbedici bir etki yapar. Çünkü onların varlığı insanlığın varlığından öncedir. Zira, onlar insanda oluşmadan önce de vardır. Ama şimdi onlar zaruret halini almıştır. Onun için Cenâb-ı Hak:

“Hayır hayır, doğrusu siz peşin olanı, dünyayı seviyorsunuz. Ahireti bırakıp terk ediyorsunuz” buyurmuştur. (75/Kıyamet:20-21).

Bundan dolayıdır ki; insanlardan çoğu aklın emirlerinden hoşlanmazlar, hevânın emirlerine daha çok meylederler. Bununla ilgili olarak:

“Akıl terk edilmiş dost, hevâ ise peşine düşülen düşmandır,” denilmiştir.

Onun için Resûlullah (S.A.V.): “Cennetin etrafı sevilmeyen şeylerle çevrilidir, cehennemin etrafı ise şehvetlerle (nefsin arzularıyla) çevrilidir,” buyurmuşlardır. Bu tehlikeden dolayıdır ki; insanın baştan itibaren kendisini maslahata (doğruya ve faydalı olana) götürecek birine ihtiyacı vardır. Ama zoraki, ama nasihat ile. Bu hususta Resûlullah şöyle buyururlar:

“Hayret! Nice insanlar zincirlerle zoraki cennete çekilerek götürülüyorlar.”

İnsanın esas görevi hevâsı ile mücadele etmektir. Ta ki; o zor ve tehlikeli merhaleyi geçinceye kadar; ondan sonra ise kendisine eziyet veren nefsani şeylerden kurtulacaktır. İnsanın kemâle ermesi de ancak bu şekilde mümkündür.

 

Nefsin iki türlü bakışı vardır:

 

Birincisi: Nefisin yukarıya bakan halidir ki; akla önem verir ve doğru bakar; ondan marifet desteğini alır. Aklın marifeti sayesinde iyiyi kötüden, temizi-kirliden, güzeli-çirkinden ayırır. İyi şeyleri nasıl arayıp-bulacağını ve kötü şeylerden nasıl korunup-kaçınacağını bilir.

İkincisi: Nefsin aşağıya bakan tarafı vardır ki; o da hevâ’nın tarafıdır. Onunla hakikatleri unutur, rezalet ve pisliklere karşı ülfet (yakınlık) duyar.

Nefis, şerefli olduğu müddetçe yukarıya bakmaya devam eder. Zaruret olmadıkça aşağıya bakmaz ve kötülüklere, pisliklere bulaşmaz. Bedenî lezzetlerden de Şeri’atın ışığında aklın elverdiği nisbette faydalanır. Ya da nefis, denî (aşağı, soysuz) olur da bedenî şehvetlere meyleder, onların peşine takılır. Kendini kaptırırsa bir bakarsın ki; nefis, insanı hakimiyeti altına almış köleleştirmiştir ve istediği gibi kullanır. Hatta hevâ’sını ilâhlaştırır da âdeta ona tapar hale gelir.

Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

 “O, bildiği halde hevâsını ilahlaştıranı görüyor musun? Allah onu sapıtmıştır.” (45/Câsiye:23).

İnsan nefsini ilahlaştırdıktan sonra, onu sapıtması ve köle olarak kullanması bir takım dünyevî gayelere bağlıdır. Nitekim Resûlullah:

“Yazıklar olsun dirheme tapanlara,” buyurmuştur.

İşte İbrahim (A.S.) bunlara tapmaktan Allah’a sığınarak şöyle dua etmişlerdir:

“Allahım, beni ve çocuklarımı puta tapmaktan uzak kıl.” (14/İbrahim:35).

Tekâsür Sûre-i Celilesi de bu tehlikenin büyüklüğüne işaret ederek bizi uyarmıştır.

 

 

ALTINCI BÖLÜM

 

MEVCUDAT İÇERİSİNDE İNSANIN GELİŞİMİ VE HUSUSİYETLERİ

 

Bu bölüm, mevcudatın oluşumu içinde insanın ortaya çıkışı ve kademe kademe gelişmelerle özellik kazanması hakkındadır.

Mevcudatta var olan kuvvetleri kendi zatında toplamış olması itibariyle insan, mânâ âleminin deposu, çamurunun sûreti, eserlerinin madeni, hakikatlerinin toplamı mesabesindedir. Sanki insan; cemâdattan (katı, cansız cisimler), nebâtattan (bitkisel), behîmiyetten (hayvani), canavarlıktan, şeytaniyetten ve melekiyetten mürekkeptir.

Binaenaleyh bütün bunlardan birer özellik sembol olarak da olsa insanda cereyan etmektedir. Bazen cemâdat mecrasında cereyan eder, tembeldir; hareketi, gelişmesi azdır. Kur’ân-ı Kerîm’de buna şöyle değiniliyor:

“Ondan sonra da kalpleri karardı; o sanki taş gibidir ya da daha da katıdır.” (2/Bakara:74).

Bazen de güzel bir bitki gibi görünür, bazen de Utruc (ağaç kavunu) gibidir ki; kokusu güzeldir, nurludur, ağacı ve dalları hoştur. Bazen de hurma ve üzüm ağacına benzer ki; faydalı meyveleri vardır. Bazen de Küşevt (bir tür ağaç) gibidir ki; dalı, çiçeği, meyvesi ve gölgesi yoktur. Yani faydasız bir ağaç gibidir. Bazen de ebucehil karpuzu gibidir; bir menfaatı olmadığı gibi tadı da acıdır. Buna da Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle işaret edilmiştir:

“Güzel kelimenin misali güzel ağaç gibidir; kökü  sabit ve dalları göktedir, her zaman Rabbinin izniyle meyvesini verir. Allah, insanlara böylece misaller verir ki; düşünüp anlasınlar. Kötü kelimenin misali ise kötü ağaca benzer ki, gövdesi yerden koparılmıştır; yer ile irtibatı ve bağlantısı yoktur.” (14/İbrahim:24-26).

Bazen de hayvan sembolü olarak ortaya çıkar. Ya arı gibi iyi bir hayvandır ki; faydaları çoktur, hayat düzeni güzeldir, zararı da çok azdır.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Allah (C.C.) arıya vahyetti: ‘Dağlarda, ağaçlarda ve insanların yaptığı çardaklarda ev tut,’ diye,” buyrulmuştur. (16/Nahl:68).

Ya da “Ebu’l-vefa” denilen kuş ya da domuz gibidir ki; oburdur, şehvetine düşkündür. Ya da canavar gibidir; saldırgan ve fesatçıdır. Ya da köpek gibidir ki; tamahkârdır, hırslıdır. Ya da karınca gibidir toplayıcıdır. Ya da fare gibi hırsızdır. Ya da tilki gibi hilecidir. Ya da maymun gibi taklitcidir. Ya da eşek gib anlayışsızdır. Ya da öküz gibi kötü huylu ve kabadır.

Bu gibi benzerliklere Allah’u Te’ala şöyle işaret buyurmuştur:

“Yer yüzünde hiç bir canlı ya da kanatları ile uçan  kuş yoktur ki, sizler gibi birer topluluk olmasınlar! Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra onların hepsi Rablerini huzurunda toplanacaklar.” (6/En’âm:38).

İnsan bazen de şeytan gibidir; iğvâ eder (azdırır, saptırır), bâtılı hak sûretinde süsleyerek takdim eder. Kur’ân-ı Kerîm bunu şöyle açıklar:

“Cin ve insin şeytanları birbirlerini aldatmak için bazıları, diğer bazılarına yaldızlı bir takım sözler telkin edip (fısıldayıp) dururlar.” (6/En’âm:112).

İşte, insan bütün bunlara Şeri’atın nuru ile bakarak, aklın razı olacağı ve gereği nisbetinde yerli yerine koyduğu zamandır kâmil manada bir insaniyet oluşur.

 

 

 

 

 

 

 

 

.                                   YEDİNCİ BÖLÜM

 

         İNSANIN MAHİYETİ

 

Bu bölüm insanın mahiyeti hakkındadır.

Her şeyin mahiyeti, kendisini başkalarından ayıran özellikleriyle ortaya çıkar. Çakı bıçağı, kılıç, orak ve bezerleri gibi; her cisim kendine has şekli itibariyle diğerlerinden ayrılır.

Hani insan iki yönlüdür demiştik: Bir yönü cismani (bedenen görünen ve hissedilen yönü), diğer yönü ise makul ruhtur (aklen bilinen ruhsal âlemi). Allah (C.C.) insanın bu iki yönlülüğünü şöyle beyan etmiştir:

(Meleklere hitaben)“Ben çamurdan bir beşer yaratacağım, Ben onu kıvama getirip ruhumdan üflediğim vakit derhal (siz Benim için) ona secdeye kapanın.” (15/Hicr:29).

 

 İnsanın bu iki yönünden her birinin kendine göre yapısal özellikleri vardır:

 

1- Hissen cismî sûreti: Uzun boylu, tırnağı enli, bedeni çıplak, tabiatında gülme-ağlama özelliğinin olmasıdır.

2- Akl-î ruhî sûreti: İnsanın aklıdır, fikiridir, düşünüp araştırması ve konuşmasıdır. Onun için insan hakkında “Hayvan-ı nâtık” (konuşan hayvan) demişlerdir. Bununla sadece dili ile konuşması kast edilmemiştir. Bilakis insanın bütün özellikleri, konuşma yeteneği içerisinde ifade edilmiştir.

Bazen bir şeyin özelliği o şeyde olan en şerefli bir tarafı ile ya da başlanğıcı ile tabir edilmektedir ki; Kur’ân-ı Kerîm’in sûrelerinden bahsederken: “Er-Rahmân Sûresi, Yusuf Sûresi, Li-îylâfî Sûresi” ve benzeri ifadeleri kullanmamızı bu dil kâidesine misâl gösterebiliriz.

 

 Ayrıca insan, iki türlü ifade edilir: Biri umumî, ikincisi hususîdir.

 

 Birincisi: Umumi olan manada; her iki ayak ile duran, uzun boylu; düşünme ve konuşma yeteneklerinden ve ilimden istifade eden kimseler anlaşılır.

İkincisi: Hususi olan ifadede ise; Hakkı tanıyan, ona itikat eden ve hayrı bilip gücü nisbetinde hayra çalışan kimseler anlaşılır. İnsanlar arasından birinin diğeri üzerinde üstünlük ve farklılık arz eden husus da bu manadadır. Bunlar insanlık adına, insanlaştıkları oranda olgun insan olmaya hak kazanırlar. Bu da insanlarla olan münasebetlerindeki ilgisi ve ünsiyeti nisbetinde artar. “Falan şahıs insanlıkta ileridir,” derler.

 

Aynı zamanda; “İnsan iki yönlüdür,” derler: Biri umumi yönü, diğeri hususi yönüdür.

 

Umumi yönünü ifade için, “İnsan-ı Nâtık” dedikleri vakit, bununla; insanın nev’indeki (insan oluşundan) hakkı ve hayrı istifade kuvveti murâd edilir. “İnsan yazar; at, eşek değildir!” sözünde olduğu gibi. Yani: “Yazıdan istifade kuvveti insandadır, hayvanlarda değildir,” manasında.

Hususî olan yönü ile ise; “Hakkı elde etmiş ve ona inanarak onunla amel etmiş kimseler,” kasdedilir. “Kâtip Zeyd’dir, Amir değildir!” sözünde olduğu gibi. Bu ifade, “Yazma ilmi Zeyd’dedir, onun özelliğidir…” anlamına gelir. Keza; “Abdullah” (Allah’ın kulu), denince de iki yönden değerlendirilir. Bir umumidir; onunla mükellef hayvan kast edilir. O, ister Allah’ın emirlerine sarılsın, ister sarılmasın:

“Göklerde ve yerde hiçbir kimse yoktur ki, Rahman’a kul olarak gelmemiş olsun!” âyetinde görüldüğü gibi. (19/Meryem: 93).

Hususî olanlar ise, Allah’u Te’ala’nın (Şeytana hitaben):

“Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna,”  ayet-i kerîmesiyle bildirdiği seçkin kimselerdir. (15/Hicr:42).

İblis-i lain için Allah’ın seçkin kulları üzerine yol verilmemiştir. Keza bu kabil insanlar için;  “Hay(canlı)dır, işitir, görür, konuşur ve akleder,” derler. Bütün bunların iki tarafı vardır. Biri yine umumidir ve hayvanların yaşantısına sahip olup his, hayal, aşk, şehvet sahibi olarak sesleri işiten, renkleri ayıran, ne demek istediğini anlatan ve mükellefiyeti gerektirecek kuvvete sahip olan kimseler için söylenir.

İkincisi için ise, “Buna hastır” denir; farklı ve özel hayatı vardır. Bu özelliği sayesinde hayattan maksadı bilir ve anlar. Kur’an’da böyleleri için:

“Allah’ın Resûlu, diri olanları uyarsın ve kâfirler cezayı hak etsinler diye Kur’ân indirilmiştir,” buyrulur. (36/Yâsîn:70).

Onun işitmesi vardır; onunla makulatın (ulvi âlemin) hakikatını işitir. Onun basireti,  görmesi vardır; onunla nelerden ibret alınması gerektiğini görür. Onun lisanı vardır; onunla gerçekleri dile getirir ki; bu özelliklerin kâfir ve cahil kimselerde olmadığı bildirilmiştir.

Kâfirler ise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tasvîr edilir:

“Onlar, sağır, dilsiz ve kördürler hem onların akılları ermez.” (2/Bakara:18).

 

 

 

 

 

 

SEKİZİNCİ BÖLÜM

 

İNSANIN İKİ ÂLEMDE DE SALÂHA ELVERİŞLİ OLARAK YARATILDIĞI

 

Bu bölüm, insanın iki cihanda da salâha (iyiliğe ve saâdete) elverişli ve yatkın olarak yaratıldığı hakkındadır.

İnsan mevcûdât arasından her iki cihana da elverişli olarak yaratılmıştır.

 

Allah’u Te’alâ canlıları üç gayeye münhasır olarak yaratmıştır:

 

1- Bunlardan biri sadece dünya için yaratılmıştır ki; onlar hayvanlardır.

2- Bir diğeri de sadece âhiret için yaratılmıştır ki; onlar da Mele-i alâ (Melaikeler)dır.

3- Üçüncü nev-i (tür) ise insandır ki; iki cevher arasında yer almıştır. Biri alt tabakadır ki; hayvanlardır. Diğeri üst tabakadır ki; meleklerdir.

İnsanda bu iki âlemin kuvveti birleştirilmiş olup:

-Bedenî şehvette, gıdada, tenasülde, kışkırtmada, münaza’ada ve diğer hayvanî özelliklerde hayvanlar gibidir.

-Akılda, ilimde, ibadetlerde, irtikâpta, sadâkat ve vefada ve benzeri ahlakî faziletlerde ise melekler gibidir.

Bunun hikmeti ise, Allah’u Te’alâ insanı kulluğuna ve hilâfetine ayarlayıp yer yüzünün imârına  mükellef kılmış olmasıdır ki; insan bu sorumlulukları yerine getirebilecek donanımla yaratılmıştır.

Bununla beraber onu, cennetine mücâvir (komşu) kılınca hikmeti muktezası onda iki kuvveti birleştirilmiştir.

Eğer onu hayvanlar gibi akıldan uzaklaştırılmış olarak yaratsa idi, ibadete ve hilâfete layık olamazdı; hayvanların buna layık olamaması gibi.

Eğer Melekler gibi bedenî ihtiyaçlardan yoksun olarak yaratılmış olsa idi yer yüzünün imârına elverişli olmazdı; meleklerin buna elverişli olmaması gibi.

Onun için meleklere cevabında Allah (C.C.):

“Ben sizin bilmediğinizi bilirim,” buyurmuştur. (Bakara:30).

Bu itibarla İlâhî hikmet insanda bu iki kuvvetin birleştirilmesini gerekli görmüştür. İnsanın, hem dünyevî hem de uhrevî olarak büyük hikmetlere binâen yaratıldığını Cenâb-ı Allah Kur’ân-ı Kerim’de meâlen şöyle beyan etmiştir:

“Sizi boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandını.” (23/Mü’minûn: 115).

 

 

 

 

 

DOKUZUNCU BÖLÜM

 

İNSANIN ZÂTININ TEMSİL VE TASVÎR İLE BEYANI

 

Bu bölüm, insanın zâtı ve tasavvuru (düşünmesi) hakkındadır.

Âlimler, insanın zâtı ve kuvveti hakkında misaller getirerek onun zâtını tasvîr ile tanıtmışlardır. Anlaşılmasını kolaylaştırmak üzere hissen tasvîr ve aklen temsil edilmiştir: “İnsanın zatı, küçük bir âlemdir,” dediler.

Yukarıda da buna işaret edildiği üzere, insan âdeta bir ülke gibidir. Nasıl ki; iyi organize edilmiş bir ülkenin binaları muhkem ve sağlam tesbit edilmiş ise ülke surlar içine alınmış; sokak, çarşı ve mahalleleri belirlenmiş, meskenleri ve dükkânları ayarlanmış, yolları açılmış, suları akıtılmış, çarşıları açılmış, sanayileri kurulmuş; her bölümün idarecileri tayin edilmiş, sultanı, veziri belirlenmiş; postacısı, ihtiyar heyeti, hazinesi, tercümanı, kâtibi vb. kurum ve kuruluşları var ise, ülkenin hayırlıları olduğu gibi şerlileri de var ise, tıpkı bunun gibi:

“İnsan Ülkesi”nin de sanatkârları insan vücûdundaki yedi kuvvettir. Bunlar da: “Cezbedici, tutucu, hazmedici (sindirici), boşaltıcı, üreyici, koruyucu ve tasvîr edici kuvvetlerdir.”

 Yine, “İnsan Ülkesi”nin sultanı akıldır, ilhamını kalpten alır. Veziri düşünme kuvvetidir ki; yeri dimağ(beyin)dır. Postacısı hayal kuvvetidir ki; yeri dimağın ön kısmıdır. Habercileri duyularıdır; yerleri beş duyu organıdır. Hazinesi hâfızasıdır; yeri dimağın arkasıdır. Tercumanı dilidir, aleti lisanıdır; kâtibi yazma kuvvetidir, aleti elidir.

İnsan ülkesinin hayırlıları güzel ahlâk, şerlileri de kötü ahlâktır. Nasıl ki; ülkenin yöneticisi ahlâkıyla temiz olur da siyasetiyle halkını iyi idare ederse, yer yüzünde Allah’ın gölgesi olur ise, öyle.

Bununla ilgili olarak Peygamberimizin: “Sultan Allah’ın gölgesidir,” dediği rivayet edilir. Ve herkesin ona itaat etmesi gerekir ki; Allah (C.C.):

 “Allah’a itaat edin ve Resûluna itaat edin ve sizden olan idarecilere itaat edin,” buyurmuştur. (4/Nisâ:59).

Böylece akıl ne zaman güzel siyaset takip ederse, ona diğer kuvvetlerin itaat etmesi vacip olur.

İnsanlar arasında farklılıklar vardır ki; Allah (C.C.):

“Bazılarını bazıları üzerine derecelerle kaldırdık ki, bazıları bazılarını işlerinde kullansınlar,” buyurmuştur. (43/Zuhruf:32).

Buradan anlaşılacağı üzere insan nefsindeki kuvvetlerde de farklılıklar vardır. Bu kuvvetlerden her birinin bir üst kuvvetin emrinde olması gerekir.

Şehevî kuvvet gazabî kuvvetin emrinde ve gazabî kuvvet aklî kuvvetin emrinde ve aklî kuvvetin şeri’at nurundan gelen aydınlığın emrinde olması gerekir ki; kuvvetler arasında denge ve uyum korunmuş olsun; biri diğerinin haddine tecavüz etmesin! Allah (C.C.) şöyle buyurmuştur:

“Kalplerinde olan kin ve dargınlıkları sildik, kaldırdık ki; yönleri biribirine dönük kardeşler olsunlar!” (15/Hicr:48).

Nasıl ki; âlemin şerlileri hep fesat çıkarırlar ve iyilere düşmanlık yaparlar; işte bu hususta Allah’u Tealâ:

“Böylece biz, hermemelekette günahkârların büyüklerini oralarda hiyle ve bozgunculuk yapmaları için bulundurmaktayız. Onlar yalnız kendilerini aldatırlar, ama farkında olmazlar.” (6/En’âm:123). Ve: “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık,” buyurmuştur. (En’âm: 112).

Keza insanın nefsinde de kötü kuvvetler vardır. Bunlar hevâdır, şehvettir, hasettir ve hep fesat çıkarır, akla ve fikre düşmanlık yaparlar. Nasıl ki; idareci hakka tabi olarak şerlilerin davetine kulak vermeyecek, onlara güvenmeyecekse ki; Allah (C.C.):

“Ey inananlar, sizden olmayanları samimi dost edinmeyin (onlara içinizi dökmeyin)! (3/Âl-i İmrân:118) ve: “Ey îman edenler yahudi ve nasranilerden veli (idareci) tutmayın!” (5/Mâide:51) ve: “Aralarında Allah’ın indirdiği şeyle hükmet, onların hevâlarına tabi olma, seni fitneye düşürmelerinden sakın!” buyurmuştur. (5/Mâide:49).  O halde akıl ve fikir de kötü kuvvetlere güvenmemeli ve onlara aldanmamalıdır.

Nasıl ki; Cenâb-ı Hakk’ın:

“Gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın ve at bağlayın (harp malzemeleri ile donanın) ki; onunla Allah’ın ve sizin düşmanınız olanları yıldırıp korkutasınız!” (8/Enfâl:60) emri doğrultusunda müslümanların mütevellisi olan liderleri, müslümanların düşmanlarına karşı savaşması gerekiyor ise akıl da kendisine düşman olan hevâ, şehvet, haset ile cihada hazırlıklı olmalı ve mücadele etmelidir.

Zira hevâ, Allah’ın düşmanlarındandır. Resûlullah’tan rivayet edildiğine göre:

“Yeryüzünde Allah’ın en çok buğzettiği mâbut hevâdır,” dedikten sonra şu ayeti okumuşlardır: “Görüyor musun, o hevâsını ilâhlaştıranı?” (25/Furkan:43).

Nasıl ki, insanın üzerine şeytan yüklenip onu hâkimiyeti altına aldığı zaman Allah’ı unutturuyorsa, aklın üzerine de hevâ hâkimiyetini kurarsa onu etkisi altına alır ve devreden çıkarır. Müslümanların lideri, düşmanlarına karşı âciz kalacağını tahmin ederse veya düşmanlar saldırmaktan vazgeçerlerse onunla anlaşma yapma durumunda kalıyorsa ki; Allah’u Te’ala’nın:

“Eğer onlar sulha yanaşmak isterlerse sen de ona yanaş, Allah’a tevekkül et,” (8/Enfâl:61) emirleri doğrultusunda barış yapabilir; fakat onlara meyledemez.

Nitekim: “Zalimlerden yana meyletmeyesin ki; sonra sana ateş dokunur, buyrulmuştur. (11/Hûd:113).

Buradan anlaşılacağı üzere akıl da şer güçlere (hevâ, şehvet, haset…) karşı aciz kaldığı yerlerde onlara meyletmemeli, teslimiyet göstermemelidir.

Nasıl ki; liderin, kendinde güç ve kuvvet bulduğu zaman düşmanlarla olan anlaşmayı bozup onlara karşı düşmanlık izhar etme hakkı varsa ki; Kur’anda:

 “Haram ayları çıktıktan sonra müşriklerle savaşın ve nerede bulursanız yakalayıp yollarını kesin ve her uğrak yerlerini kontrolunuz altına alın!” buyrulmaktadır. (9/Tövbe:5).

O halde akıl da, nefsin üzerinde hâkimiyet kurduktan sonra ona müdâhene (dalkavukluk) etmemelidir. Çünkü: İmanlarını amel kalesi içine alıp Allah’a sığınan Allah velileri üzerinde insan ve cinden olan şeytanların hiylesi geçerli olamaz ve güç yetiremez ise Allah’u Te’alanın bildirdiği gibi:

“Onların güç yetireceği kimseler, hâkimiyeti altına aldıkları kimselerle, müşriklerden ibarettir.” (16/Nahl:100).

Böylece Hakk’a sığınarak Allah’ın inayetine mazhar olan akıl üzerinde de hevânın hilesi geçerli olmayacaktır. O halde aklın hakkı; hevâdan ve onun şerrinden, hırstan ve emelden sakınması, kendini bunlardan ve bunlara benzer rezilliklerden korumasıdır. Bunun için de Rabbisine sığınmalıdır.

Nitekim, İbrahim (A.S.) öyle yaptı ve şöyle dedi:

“Rabbim bu beldeyi emin kıl! Beni ve neslimi puta tapmaktan muhahafaza et!” (İbrahim:35).

O rezil kuvvetler ve iradeler putlar mesabesinde insanın içinde dolaşır dururlar. Onlara kulluk etmekten kurtulan insanlar ise çok azdır. Allah’u Te’ala bunu bize şöyle bildiriyor:

“Onların çoğu şirkten kurtulmuş mü’minler olamıyor!” (12/Yusuf:106).

Burada başka bir misal daha söylerler: “Her insan kendi bedeni içinde, memleketinde bir vali gibidir. Ona denir ki: “Memleketini necislerden temizle, edebe elverişli olanlarını eğit ve terbiye et, spora müsait olanlarını sporcu yap, saldırgan olanlardan eğitilmesi mümkün olanları eğit, faydalı şeyler öğret. Bunlardan bozgunculuk yapanı hapse at ya da yok et; ama bu mücadelede zulüm ve haksızlıklar olmasın.

Zira Allah’u Te’ala:

 “Allah’ın haram kıldığı bir canı haksız yere öldürme!” buyurmuştur. (17/İsrâ:33).

Eğer memleketini temiz tutmanı engelleyen azgınlar çıkarsa onları tedip et (cezalandır). Vahşilerini terbiye etmekten aciz kalırsan, onların pisliğine bulaşmaktan, taarruzlarına hedef olmaktan sakın ki; yırtıcıları seni parçalamasın, azgınları seni esir etmesin. Galip gelemezsen dahi mağlub olma!”

 

Bu hususta insanlar üç sınıftır:

 

Birincisi: Bunlar kendilerine emredilenleri yapmaz, bağlı bulunduğu ailenin hakkını, hukukunu tanımaz, kendisine tevcih edilen görevi ihmal eder, emanetlerini korumaz. Sorumluluğu altındakilere tahakküm eder, ezer, yıpratır, yaralar, esir muamelesi yapar ve bu zulmünü devam ettirir.

 İkincisi: Bunlar ise bazen ciddidir, bazen de kusurludur. Yaralar, yaralanır, galip olur mağlup olur.

Ayet-i Kerîme’de: “Salih ameli kötü amel ile karıştırdılar; umulur ki, Allah onların tevbelerini kabul eder,” buyrulur. (Tevbe:102).

Bazıları derler ki: İnsanın gazap kuvvetiyle şehvet kuvvetini mukayese ettikleri zaman, onu üç kişi ile yola çıkmış bir insana benzetirler. O insan yolculuğunu bu üç kişiyle tamamlamak mecburiyetindedir. Onlar olmazsa o yolculuğu tamamlayamayacaktır:

Bu çelişkiyi bir şair şöyle dile getiriyor:

“Dünyanın sıkıntılarındandır;

Adamın düşmanına dostluk gösterme mecburiyetinde kalması.

Ey dünya sıkıntısı!

Hür bir insanı iki zıt kutubu birleştirmeye mecbur tutmaktan ne zaman kurtaracaksın!”

Bu üç kişiden:

Birincisi; önündedir, kendisi onu arkasından takip ediyor, gözleri onu denetliyor ama içi sıkıntılı, kalbinde olmayan şeyi dili söylemek zorunda, inanmadığı bir görünümde görülmeye zorlanıyor. Yapmacık hareketlerle iki zıddı bir arada yürütme durumunda kalıyor. Yalanı doğruya, gerçeği hataya karıştırıyor.

İkincisi; sağında dehşet veren güçlü bir kuvvet var; kendisini düşmanlarından koruyor. Ama çok kere aşırı gidiyor heyecen veren durumlarla karşılaşıyor. Fakat ona nasihat etme durumunda olamıyor; yanlışını hatırlatamıyor, onda müsait ortam bulamıyor. O, sanki odunun içindeki ateştir, ya da yüksekten akan çağlayan seldir ya da azgın devedir ya da yavrusunu koruyan saldırgan bir canavardır. Devamlı olarak onu teskin etme mevkiindedir ki; ancak onunla korunsun ve onunla kalabilsin!

Hani derler ya:

 “Aslana binenden herkes korkar, ama herkesten çok binen korkar.”

Üçüncüsü ise sol tarafındadır. O ise yemeğini suyunu taşıyor; ama ahmaktır, mızmızdır, şehveti ve gözü açtır. Sanki acıktırılarak pis yiyeceklerinin üzerine salıverilmiş domuz gibidir. Bazen pis bir yemek getirir; canı istemez, nefsi ikrah eder uzanmak istemez ama yolculuğu boyunca ona sabretmek mecburiyetindedir.

Derken yolculuk bitiyor mukaddes bir yere varıyor ki; ne görsün! Her taraf aydınlık, kurtla koyun bir havuzdan su içiyor. Orada artık o tehlikeli durumlardan kurtulup rahatlıyor ve o korktuğu şeylerin şerrinden emin olduğunu görüyor. Arkadaşlarının tehlikeli yaklaşımlarından da kendisine zarar gelmemiş oluyor. Böylece o sıkıntılı ve dehşetli karanlık devirleri de geride bırakmış oluyor.

Bu durmda o emniyete kavuşuncaya kadar hedefine varmak için o sıkıntılara katlandığından pişmanlık duymuyor. Artık emniyete kavuşmuş ve rahatlamıştır.

Bunlar insanın hayatında karşılaşacağı bir takım sıkıntılardan örneklerdir. Şehvetle karşılaşacak, şeytanla karşılaşacak, öfke ile karşılaşacak, sabredilmesi çok zor olan şeylerle karşılaşacak ama hedefine varma pahasına hepsine katlanacak, katlandığı zaman selâmetle maksadına ulaşmış olacaktır.

Bu misal ile; insanın, çok şerli olarak gördüğü şeylere sabrederek, sıkıntılara katlanarak sahili selâmete çıkabileceğini çok açık bir biçimde anlatılmaya çalışılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

ONUNCU BÖLÜM

 

ÂLEMİN YARTILIŞINDAN ASIL MAKSADIN İNSAN OLDUĞU VE DİĞER

            YARATILMIŞLARIN ONUN İÇİN VAR EDİLMİŞ OLDUĞU

 

Bu bölümde, âlemin yaratılmasındaki maksadın insan olduğu anlatılmaktadır.

Canlı cansız butün varlıklar insan için yaratıldı. Âlemden ve âlemin peyderpey oluşturulmasından maksat insanı var etmekti.

Alemin temel unsurlarında bitkiler, bitkilerden hayvanlar, hayvanlardan beşeri cisimler, beşeri cisimlerden ervâh-ı natika (konuşan ruhlar) ve ondan da yer yüzünde Allah’ın halifesi olacak insan yaratılmıştır. İnsana da kendisine verilen görevleri ifa ederek nihayet ebedî nimete mazhar olma misyonu yüklenmiştir.

Cenâb-ı Allah’ın şu kavli ona delâlet eder:

“Ben, yer yüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara:30).

Allah’u Te’ala insanı alemin temel halkası ve kaymağı yaptı. Kerâmetlerle donatılan da o oldu. Nitekim, Allah’u Te’ala şöyle buyurur:

“Andolsun Biz, ben-i âdemi (Ademoğlunu) keremli(değerli) kıldık ve onları karada ve denizde taşıdık,onlara hoş, güzel, temiz rızıklar verdik. Onları yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık.” (17/İsrâ:70).

İnsandan başkaları, ona yardımcı olmak üzere yaratılmıştır. Cenâb-ı Allah insana bu minneti hatırlatmak için:

“Yerde olan her şeyi sizin için yaratan O’dur,” buyurmuştur. (2/Bakara:29).

Onun bu üstünlüğü cismindeki kuvvetinden dolayı değildir. Nitekim, fil ve deve cismen insandan daha kuvvetlidir. Uzun ömürlü oluşundan da değildir; atmaca ve yılan ondan daha uzun ömürlüdür. Atılganlığından da değildir; aslan ve kaplan ondan daha atılgan ve güçlüdür. Güzel elbisesinden dolayı da değildir; tavus ve keklik ondan daha süsülüdür. Cinsel kuvvetinden de değildir; eşek ve serçe o yönden insandan daha güçlüdür. Altın ve gümüşünün çokluğundan da değildir; dağlar, maden yataklarıyla ondan daha zengindir.

Şair bu hususu şöyle dile getirmiş:

“Eğer akıllar olmasaydı,

Âdi aslanlar insandan daha çok şerefli olurdu.

Ve nefisler arasında fazilet yarışı yapılırken,

İnsanın o nasırlı elleriyle en sert taşları

Dantel gibi örerek, üstünlüğünü kanıtlayamazdı.”

Ya da kendisinde bulunan unsuru ile de değildir. İblisin iddia ettiği gibi:

“Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın!” âyet-i kerimesinde de beyan edildiği üzere nihayetinde insan çamurdan (topraktan) yaratılmıştır. (7/A’râf:12).

Belki onun üstünlüğü Allah’u Te’ala’nın onun içinde yarattığı bir mana ile  donatmasındandır ki; bu hususa şöyle işaret edilmiştir (Meleklere hitaben):

“Ben ona ne zaman ki, şekil verir ve  ruhumdan da üflersem, siz de hemen onun önünde secdeye kapanın!” (15/Hicr:29).

Yine: “Benim iki elimle yarattığım…” diyor. (38/Sâd:75).

Allah’u Te’ala melaikeleri Adem’in faziletine uyarınca kendilerine geldiler ve hemen emredildiği gibi secdeye kapandılar. İblis ise, Adem’in dış görüntüsüne ve başlangıcına bakarak Allah’u Te’alanın uyarısından teğafül etti (görmezlikten, anlamamazlıktan geldi), Allah’ın ona hatırlattığı manayı düşünmedi; Adem’in taşıdığı maneviyatı idrak etmedi. Adem’in geleceği hakkında hazırlanan neticeyi görmek istemedi. Büyüklendi ve ona secde etmekten imtina etti. Kâfirler de Peygamberleri inkâr hususunda aynen İblis’i takip ettiler ve:

 “Bu da sizin gibi bir beşerden başka şey değildir, sizin üzerinize üstünlük kurmak istiyor,” (23/Mü’minûn:24) ve: “Ne oluyor bu Resûle ki; yemek yiyor ve sokaklarda dolaşıyor? dediler. (25/Furkan:7).

Allah’u Te’ala peygemberlerin üstünlüklerinin zâhirî bedenleriyle değil kâfirlerin göremediği bir takım manalarla olduğunu beyanen şöyle buyurmuştur:

“Onları sana bakıyor görürsün. Ancak onlar görmezler, basiretleri idrak etmiyor.” (7/A’râf:198)..

Yani onlar, peygamberlerin faziletlerini anlamazlar.

Her kim onlara verilen donanımlarını ve onlar için hazırlanan neticeleri anlamaya muvaffak olur da, onları örnek almak için gayret gösterirse işte onlara gerçekten çok hayırlar verilmiştir ki; bunu ancak akıllı ve ilim sahibi kimseler bilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ON BİRİNCİ BÖLÜM

 

İNSANIN YARATILMASINDAKİ ASIL MAKSAT VE YERLERİ

              (DERECE DERECE MEVKİLERİ)

 

Bu bölüm, insanın yaratılış gayesi ve dereceleri hakkındadır.

İnsan, Allah’a kulluk etmesi için yaratılmıştır. O, Allah’ın halifesi ve O’na yardımcı olacak, O’nun yarattığı yeryüzünü imâr edecektir.

Bir çok âyetlerde muhtelif ibarelerle ve hikmetine uygun olarak beyan edildiği gibi:

“Ben cin ve insi ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım,” buyurmaktadır. (51/Zâriyât:56).

Ayrıca: “Yerde halife yapacağım;”

“Elbette onlar yerde halife kılınacaklardır;”

“Kimin Allah’a ve Resûluna gıyabında yardım ettiğini bilsin içi…”

“Ey müminler! Allah’a yardımcılar olunuz!..”

Ve: “… Sizi topraktan yaratıp geliştiren ve yeryüzünü bayındır kılmanızı sağlayan O’dur. O halde artık günahlarınızdan ötürü Rabbinizden bağışlanma dileyin…” (11/Hûd:61) gibi âyetlerin tamamında insanın yeryüzünün ıslahının mütevellileri kılındığını bildiren işaretler vardır ve bu işe insandan başka bir yaratık da müsait değildir.

Nitekim Cenâb-ı Allah, meleklere bunu bildirirken: “Ben; sizin bilmediklerinizi bilirim,” buyurarak uyarmıştır.

 

Allah’u Te’ala yarattığı ya da yaptığı şeyi ancak dört vech (üslub, sebep, tarz, münasebet) üzerine yaratmış ve ayarlamıştır:

 

I.Vech: Allah (C.C.), bizzat tevelli ederek ibda’ etmişlerdir. İbda’: Cenâb-ı Allah’ın bir şeyi geçmişte örneği yok iken yoktan vücûd âlemine getirmesi(var etmesi)dir ki, buna şöyle işaret edilmiştir:

“Gökleri ve yeri ibda’ edendir  (hiç yoktan yaratandır).” (2/Bakara: 117).

II.Vech: Bir takım fiillerdir ki; onlara da, melaikeleri çalıştırmıştır. Bir kavim bunlara “Tekvinat” adını vermişlerdir. Bu ise bir şeyi noksanlıktan kemâl seviyesine çıkarmaktır. Fakat bu çıkarılışta fâili hissedilmemektedir. Cenâb-ı Hak bunları tavsif ederken:

“İşleri tedbir edenler…” buyurur.

 

Ve bunlar da üç kısımdır:

 

Birinci kısım: Bunlar hakkında; “Gök cisimleri bunlarla ayakta tutulur,” denildi.  Bunlar: İsrafil, Mikâil, Cebrail, Rıdvan ve Arşın etrafını saran melekler olup âyet-i kerîmede meâlen şöyle nitelendirildiler:

“Melekleri görürsün ki; onlar Rablerini hamd ile tesbih ederek (‘Sübhanallahivebihamdihi’ diyerek) Arş’ın etrafını kuşatmışlardır. Aralarında hak ile hüküm verilmiş ve ‘Hamd âlemlerin Rabbinedir,’ denilmiştir.” (39/Zümer:75).”

Ayrıca: “Arş’ı yüklenen ve bir de onun etrafını kuşatanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler. O’na iman ederler.” (40/Mü’min:7).

İkinci kısım: Atmosferdeki ve uzaydaki olayların; rüzgârların esmesi, bulutların buluşması; yıldızların doğması, yükseltilmesi, batması vb. rükûnlerin düzenlenmesi ile vazifelendirilen melekler ki; Yüce Allah bunları Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen şöyle tavsif etmiştir: “Vennazi’âti ğarkan… : O daldırıp şiddetle söküp can alanlara, usulcacık çekenlere, yüzüp yüzüp gidenlere, derken yarıştıkça yarışanlara, Allahîn emrini yerine getirenlere andolsun ki; (kıyamet kopacaktır). (79/Nâzi’ât:1-5).

Üçüncü kısım: Birileri de yerin tedbirine mütevellidirler. Onlar da şöyle tavsif edilmiştir:

 “Onun önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu koruyan takipçileri vardır.” (13/Ra’d:11).

Sonra, cenin hakkında Resûlullah şöyle bilgi verdiler:

“Ona bir melek gönderilir ve ruhu üfler.” Ayrıca Hafaza, Rakiyb, Atiyd gibi meleklerden haber verir. Sonra:

Size gönderilen meleklerden beş bin melek ile Rabbinizin imdat (yardım) etmesi yetmez mi?” (Âl-i İmrân:125).

III.Vech: Bir takım fiillerdir ki;  Allah’u Te’ala bir takım rükûnleri (temel özellikleri) ve âlemde mevcut olan şeyleri insanın hizmetine vermiştir. Ateşin yakması, eritmesi ve suyun ıslatması gibi ve cansız, katı cisimlerden ve gelişip büyüyen bazı varlıkları insanın hizmetine ve istifadesine vermesi vb. Bunlara şöyle işaret edilmiştir:

“Sizin için Güneşi ve Ayı musahhar kıldı.” (14/İbrahim:33).” Ve buna benzer ayetler…

IV.Vech: Bir takım sanatlar ve ihtiyaçlar ki; hissiyat cümlesindendir. İnsanın yapabileceği ve Allah adına faydalı hale getirebileceği şeylerdir ki; bunların sanata ihtiyacı vardır.

Bunlar çoğunlukla altı şeye muhtaçtırlar: Onun neden yapılacağı unsura, mekâna, zamana, harekete, âzâya ve âlete ihtiyaçları vardır ki; bu hususiyetler insanlara özeldir. Melekler bu işlere uygun değildir. Her melaikenin kendine mahsus yeri vardır:

“Bizlerden belirli yeri olmayan yoktur.” (37/Sâffât:164).

İnsana da böylece makamlar tahsis edilmiştir ki; her nevi insanın yeri bellidir:

“De ki! Her biri kendi yaratılışına uygun işler yapar.” (17/İsrâ:17/84).

Ve: “Bak! Biz, sizden bazılarını bazıları üzerine nasıl faziletli kıldık!” (İsrâ:21).

Resûlullah (S.A.V.) de:

“Herkes neye yaratılmışsa ona elverişlidir; ona, o kolay kılınmıştır.”

Ama bütün melekler Allah’ın emrindedirler:

“Onlar Allah’a isyan etmezler ve kendilerine emrolunan şeyi yaparlar.” (66/Tahrîm:6).

 

İnsanlar içerisinde ise kendilerine emredilen ve mükellef tutuldukları işlerde itaat edenleri de isyan edenleri de vardır. Onlar bu hususta üç kısıma ayrılır:

 

1-Bazıları, kendini boş bırakmış, yaradılış hikmetinden soyutlanmış, şeytanın yönlendirmelerine kendini kaptırmış, tağuta tapmaktadır.

2-Bazıları da, elinden geldiğince kendi sınırı içinde kalmış, gücü yettiği kadar görevini yapıyordur. Bunlar Kur’an’da şöyle tavsif edilmişlerdir:

“Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) ‘Selam!’ derler (geçerler.” (25/Furkan:63).

 3-Bir kısmı da iki yol arasında tereddütlüdür.

Allah’u Te’alanın:

“Salih amellerine bir kötü işi karıştırmışlardır, kavli şerifleriyle beyan buyurulduğu gibidirler. (9/Tevbe:102).

Her kimin iyiliği kötülüğünden fazla gelirse ona iyilik vaad edilmiştir.

Bu üç çeşide şöyle işaret buyurulmuştur:

“Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman: Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere! Soldakiler, ne bahsızdırlar onlar. Hayırda önde olanlar ecirde de öndedirler. İşte onlar na’im cennetlerinde Allah’a en yakın olanlardır.” (56/Vâkıa:7-10).

Bunlar, bu sûre-i celilenin sonunda Allah (C.C.)’nun sınıflandırmasında işaret edilen insanlardır:

“(Eğer ölen kişi) Allah’a yakınlardan ise ona rahatlık, güzel rızık ve na’im cennetleri vardır. Eğer sağdakilerden ise; Ey sağdakiler sana selâm olsun! Ve eğer yalanlayıcı sapıklardan ise ona da kaynar suya inme ve Cehenneme atılma vardır.” (56/Vâkıa:91-94).

Hal böyle iken insanlardan çoğu isyan ederler; Allah’ın emirlerine sarılmazlar. Ama Allah’u Te’ala onları, hiç fark ettirmeden iradeleri dışında Allah’ın yardımına koşturur. Firavun’un, Musa’nın terbiyesinde kullanılması gibi; Firavun’un sihirbazlarını Musa (A.S.)’ın önünde toplayarak onların iman etmelerine sebep olması gibi. Yusuf (A.S.)’a kardeşleri tarafından yapılan kötülükler sonunda onun Mısır Meliki olmasının yolunu açmaları gibi. Ve bunlara benzer pek çok şeyler olmuştur, olmaya da devam etmektedir.

Bu manada şu sözler söylenir: “Bana kötülük yapmak istedin, bana hayır getirdin.” “Bazen de insan bilmeden iyilik eder.” “Güzel işlerini kasten yapmamıştı ama ben onları da kabul ettim ve yanlışlarına ekledim.” “Bana çok kere iyilikler geldi, işi takdir ettim; yapanı suçladım.” İş güzel oluyor da yapanı suçlu oluyor. Diğer bir sözde de; “Çok kere sana işler gelir de yapanı değil, yaptığını takdir edersin,” derler.

Aşağıdaki âyetlerde belirtildiği gibi alemde olan her şeyi Cenâb-ı Allah insan için yaratmıştır:

“Yeri sizin için döşek, göğü dam etti, gökten su indirdi de onunla size rızık olmak üzere meyveler çıkardı.” (2/Bakara:22).

Yine: “Göklerde ve yerde olanlar sizin emrinize verildi.” (31/Lokman:20).

Ve yine: “Yerde olan her şeyi emrinize verdi.” (22/Hac:65).

Ve yine: “O, Allah’tır ki, sizin için gökten su indirdi; ondan içersiniz, hayvanlarınızın yayılacağı otlaklar da sulanır. Onunla sizin için ekin, zeytin, hurma, üzüm ve her türlü meyvelerden bitirir; bunda düşünenler için âyetler vardır. Size geceyi gündüzü musahhar kıldı.” (16/Nahl:10-12).

Ve bütün bunların tamamını insanlar için mubah kılmıştır:

“De ki, Allah’ın kulları için ziynet ve tertemiz rızıklar olarak çıkardığı şeyleri kim haram kılmıştır?” (7/A’râf: 32).

İnsan için âlemde olan her şeyden yerine göre faydalanma hakkı ve selahiyeti vardır: Ya gıda olarak, ya ilaç olarak, ya giyim olarak, ya koklamak veya binek olarak. İnsan varlıklardan ziynet ve lezzet olarak ya suretinden, ya görünümünden ya da ondan istifade edilmesi gereken başka yönlerinden bilebildiği kadarıyla faydalanır.

Bazen de onun yaptığı güzel şeyi taklit etmek veya çirkin şeyden sakınmak suretiyle faydalanılır. Allah’u Te’ala mevcudattan  halkın faydalanmasını ya Peygamberler vasıtasıyla ya da evliyalara ilham yoluyla bildirmiştir. Sonra; aslında insanın bunlardan nasıl faydalanacağını öğrenme hakkı yanında sorumluluğu da vardır. Yemekte, giyimde, ilaçta… faydalanır. Özelliklerini ve etkilerini öğrenir. Yararlı olanlarından faydalanır. Zararlı olanlarını öğrenerek onlardan sakınmasını da bilmiş olur.

Şunu söyleyen ne güzel söylemiş: “Ben her şeyden güzel olanlarını öğrendim. Hatta köpekten bile. Köpeğin sahibine sadakatinden sadakat öğrendim. Karganın ihtiyacı karşısında erkenciliğini aldım.”

Allah (C.C.) bunlara şöyle işaret etmiştir:

“Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti”. (16/Nahl:68-69).

Burada Cenâb-ı Allah insana, arının disiplinini, çalışkanlığını ve verimliliğini insana örnek olarak göstererek insanın da arı gibi düzenli ve verimli bir şekilde çalışmasını istemiştir.

Ve insanı şuna uyardı: Nasıl ki; Allah’u Te’ala’nın tabiata koyduğu (yerleştirdiği) vahiyde hata ve yanlışlık yoksa, arı örneğinde olduğu gibi ilâhi kanuna uygun çalışma nasıl verimli ise insana vahyedilenlerde de hata, kusur, yanlışlık ve yanılma yoktur. Dolayısıyla insanlar da kendi iradelerini kullanarak kendilerine vahyedilene uymalı ve öylece yaşamalıdırlar.

ON İKİNCİ BÖLÜM

 

     İNSANLAR ARSINDAKİ FARKLILIKLAR VE İHTİLÂFLAR

 

Bu bölüm, insanlar arasındaki farklılıklar ve ihtilâflar hakkındadır.

Esasen eşya arasında temelde bir farklılık yoktur; hepsi hikmetle işlenmiş ve kusursuz yaratılmış olması itibariyle eşittir. Bu hikmete şöyle işaret edilmiştir:

 “Rahman’ın yarattıkları arasında hiçbir olumsuzluk, düdensizlik, kusur göremezsin!” (67/Mülk:3).

Farklılık her nev’in (türün) kendisine has faydaları ve özellikleri itibariyledir. Bu manada varlıklar arasında her ne kadar farklılıklar var ise de en çok farklılık insanlardadır. Kur’an-ı Kerim bunu şöyle ifade etmiştir:

“O, sizi muhtelif aşamalardan (halden hale) geçirerek yarattı.” (Nuh:14).

Sonra: “Baksana! Biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki âhiret derecesi ise fazilet bakımından daha da yücedir.” (17/İsrâ:21).

Yine: “Allah isteseydi hepinizi bir ümmet kılardı, ama size verdiği şeylerle sizi imtihan edecek.” (5/Mâide::48).

Yine: “Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği nimetler hususunda sizi denemek için bazılarınızı bazılarınız üzerine derecelerle üstün kılan O’dur.” (6/En’âm:165).

Yine, Allah sübhanehu ve Te’âlâ:

“Rabbin dileseydi, hepinizi bir ümmet yapardı. Rabbinin merhamet ettiği dışında, onlar görüş ayrılığına düşüp duracaklardır…” (11/Hûd:118-119).

Âyet-i kerîmelerde belirtilen farklılıklara yine bir âyet-i kerimede şöyle işaret buyruldu:

“Yeryüzünde birbirlerine yakın toprak parçaları; bahçeler, üzüm bağları, ekinler, çatallı çatalsız hurmalıklar vardır. Bunların hepsi de bir su ile sulanır. (Böyle iken) Biz onların bazısını yemişlerinde (ve lezzetlerinde) bazısından üstün kılarız. Muhakkak bunda, aklı olan bir topluluk için ibretler ve dersler vardır.” (13/Ra’d:4).

Bunun böyle olmasını gerektiren hikmet ise, insanın tek başına kendi kendine yeterli olmamasıdır. İnsanın uzun süre tek başına yaşayabilmesi mümkün değildir. Öncelikli olarak sığınacağı yere ve gıdaya ihtiyacı vardır. Ne hazırda sığınak bulabilir ve ne de diğer bir çok hayvanların bulduğu gibi  hazır yiyecek. Bunları insanın kendisi hazırlamaya muhtaç ve mecburdur. Bunların hazırlamak için de muhtelif âletlere ihtiyacı vardır. Bunları da insanın tek başına temin etmesi mümkün değildir.

İnsanın, insanca yaşayabilmesi için işbölümü, işbirliği, dayanışma ve yardımlaşma temeline dayanan kollektif bir ortamda bulunma zarureti vardır. Her insanın sanat ve meslek yönünden farklı kabiliyetleri vardır. Bu farklılıklar sayesinde insanlar arasında kendiliğinden bir iş bölümü ortaya çıkar. Her sınıf insan kendi sanatını üstlenir; severek ve haz duyarak yapar, diğerleriyle karşılıklı alış verişte bulunurlar. Kur’an-ı Kerim bunu şöyle haber verir:

“İnsanlar kendi aralalarında gurup gurup bölündüler; her gurup kendinde olan şey ile ferahlıyor, iftihar ediyor.” (23/Mu’minûn:53).

İşte bu hikmetten dolayı insanların cüsse ve kuvvetlerinde de farklılıklar olması tabiidir. Her insanın himmeti ve istidadı farklı olduğundan, niçin yaratılmışsa ona müsait olarak istikamet almıştır. Kur’an’da:

“Herkes kendi kabiliyeti ile amel eder,” buyrulmuştur. (17/İsrâ:84)”

Ayette belirtildiği gibi insanlar kendi aralarında hayatı paylaşmış oluyorlar.

Ortadaki bu farklılıklar açıktır. İnsanların arasındaki bu farklılıklara, kabiliyet ve özentilerine bakıldığı zaman her birilerinin birer işe yatkın ve elverişli olarak görevlendirilmiş olduğu görülmektedir. Oysa bu farklılıkları insanlara sorarsanız herkes kendi ihtiyarı ile bu farklılığı seçtiğini ve tecih ettiğini söyleyecektir.

Resûlullah (S.A.V.) buna şöyle işaret etmişlerdir:

“İnsanların maslahatı (faydalı olması) derece ve tabakalar halinde ihtilâflarına (farklı düşünce ve kabiliyetlerine) bağlanmıştır; dolayısıyla ihtilâflı (farklı) oldukları müddetçe hayırlı olmaktan çıkmayacaklar. Eğer onların hepsi eşit ve aynı seviyede olsalardı hepsi helâk olurdu.”

 

 

 

 

ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

İNSANLAR ARASINDAKİ FARKLILIKLARIN SEBEPLERİ

 

Bu bölüm, insanlar arasındaki farklılığın sebepleri hakkındadır ve bunlar yedidir:

1-) Mizaçlarının, tıynetlerinin ve ahlâklarının farklılığından ileri gelir. Nitekim şöyle rivayet edilir;  Allah’u Te’ala, Adem (A.S.)’ı yaratmayı murâd ettiğinde:

 “Her topraktan bir avuç al,” diye  Melek Cebrail’e (as) emretti.

Onun için de Adem oğulları kimi kırmızı, kimi beyaz, kimi siyah, kimi rahat karakterli, kimi endişeli, kimi temiz ve verimli, kimi de verimsiz olmuşlardır. Kur’ân-ı Kerîm bunu şöyle beyân etmektedir:

“Verimli ve temiz toprağın bitkisi Allah’ın izniyle verimli ve temiz çıkar, verimsiz toprağın bitkisi ise verimsiz olur.” (7/A’râf:58).

Yine: “Rahimlerde sizi dilediği nitelikte biçimlendiren O’dur.” (3/Âl-i İmrân:6).

2-) Ana-babaların farklılığındandır. Ana-babalar iyi veya kötü olabilirler. Çocuklar, ebeveynlerinde  olan bazı özelliklere irsi olarak varis olurlar. Ebeveynin güzel yaşantı ve güzel ahlâkı çocuklarına intikal edebileceği gibi kötü huylarının ve bozuk ahlâklarının da çocuklara intikâli mümkündür. Onun için Cenâb-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de:

“Ana-babaları salihti,” buyurmuştur.  (18/Kehf:82).

Buna benzer bir rivayet de Tevrat’tan gelmiştir: “Ben birinden razı olursam onu bereketli kılarım ve benim bereketim yedi göbeğe kadar uzanır. Birine gazab edersem de ona lânet ederim. Birine lânet edersem o lânet yedi göbeğe kadar uzanır.”

Bu şuna işaret etmektedir: Bir insanın kazandığı ve edindiği güzel fiil ve ahlâkın tesiri yedi göbeğine kadar uzanır. Kazanılan kötü fiil ve ahlâkın etkisi de böyledir.

 3-) Nutfenin temiz ya da kirli oluşumundan. Çocuğun başlanğıcı olan nutfenin (ceninin) oluşumu babanın sperminden ve ananın yumurtasından olduğuna göre onların temiz ya da kirli olması çocukların karakter ve ahlâkına tesir eder. Onun için Resûlullah:

“Nutfeleriniz için yer seçiniz,” buyurdular. Yani, nutfenin bırakıldığı her yer kalite ve temizlik bakımından aynı değildir. Ve: “Nikâh eden fidan dikmiştir, fidanını nereye dikeceğine baksın!”

Bu hususta: “Çöplükte bitmiş çiçeklere aldanmayın!” demişlerdir. Yani, ailevî tebiyesi olmayan ailelerden çıkan parlak gençlere aldanılmaması gerektiği vurgulanmaktadır.

4-) Çocuğun emdiği sütün çocuğun ahlâk ve terbiyesinde etkili olmasından. Helâl gıdalardan edinilmiş sütle haramdan edinilmiş süt arasında mutlaka farklılık olacaktır. Güzel ahlâklı insanlar için: “Helal süt emmiş” demeleri boşuna değildir. Araplar da kişinin faziletini emdiği süt itibariyle değerlendirirlerken: “Lillahi derreuhu,” derler ki; bizde bu deyimin karşılığı: “Allah iyiliğini versin” gibidir. Ancak, “derr” sadece süt için kullanıldığından dolayı, “Sütü ne güzel,” anlamına gelir.

5-) Çocuğun aldığı terbiyeden. Çocukların nasıl bir terbiye aldığı, nasıl telkinlerle yetiştirildiği önemlidir. Çocuklara telkin edilen güzel ya da kötü nasihat ve örneklikler onların alışkanlıkları ve davranışları üzerine mutlaka tesir eder.

Bundan dolayıdır ki; çocuğa şer’î edep ve terbiye telkin etmesi ve hakkı hatırlatması, hayırlı âdetler öğretmesi çocuğun ana-baba üzerindeki haklarından sayılmıştır. Bununla ilgili olarak Resûlullah (S.A.V.):

“Çocuklarınıza yedi yaşında iken namazı emredin, on yaşına gelirler de halen kılmazlarsa dövün!” buyurdular.

Anne babalar çoguklarını kötü arkadaşlarla beraber olmaktan sakındırmalı, oturup kalktığı kimseleri denetlemelidirler. Zira çocuklar mum gibidir, çeşitli şekil ve kalıplara kolayca girerler. Değer ve kerem sahibi kimselerin değeri de; rezil ve şahsiyetsiz olan kimselerin toplum nezdindeki yerleri de çocuklara gösterilmeli ve öğretilmelidir. Aç gözlü olmanın, yemek ve içmekte dengesiziliğin toplum içinde nasıl değerlendirildiğine uyarılmalıdır. İktisadi yönden hangi meşru işlerle iştigal edebilecekleri ve hangi işlerden sakınılması gerektiği, şehevî yönden mübtezel (orta malı, değersiz) olmanın sonucunun elâleme maskara olmak ve toplum nezdinde küçük düşmek olduğu hatırlatılmalıdır.

Düşük karakterli ve ahlaksız insanlardan arkadaş edinmelerine müsaade edilmemelidir. Çok uyuma alışkanlığı kazanmamalarına dikkat edilmelidir. Zira çok uyku insanı tembelleştirir, işlerinde ve sözlerinde laubaliliğe yol açar. Arkadaşları arasında vurmak, dövmek ve abes şeylerle uğraşma gibi davranışlara rağbet etmenin iyi maharet ve makbul şeyler olmadığı öğretilmelidir. Maddiyat düşkünlüğünün makbul olmadığı da anlatılmalıdır.

Çocuklara, akrabalar arasındaki münasebetin önemi, lüzumu öğretilmeli ve karşılıklı ziyaretlere alışmaları sağlanmalıdır. Dini açıdan üzerine düşen şeylerin öğretilmesinin yanında bil-fiil örnek olunmalıdır.

Bu hususta bazı âlimler şöyle demişlerdir:

“Bir çocuğun saâdetindendir: Onun şeri’atı yaşayan bir aile içerisinde büyümüş olup, şer’î âdetleri kendisine âdet edinmiş olması ki; hilim ve büluğ çağına geldiği zaman, onların alışkanlıklarına mutabık bulsun; böylece basireti kuvvetlenmiş, alışkanlıklarının azîmeti geçerli olmuş olur.”

6-) İnsanın yakın çevresinden etkilenmesinden. İnsanın iş ve sosyal yaşamında yol, yordam, mezhep ve muhtelif görüşler bakımından birbiriyle farklılık gösteren kimselerle beraber olmak durumunda kalması halinde onların yolunu tutup mezheblerine uyması, insanın karekterini bozar. Bununla ilgili olarak:

“İnsanın kendisini sorma, arkadaşını sor. Zira: Arkadaş, arkadaşının yolunda ve ahlâkındadır,”  demişlerdir.

 7-) Tutarlı olup olmamasından. Nefsini tezkiye (temize çıkarma, koruma) yolunda, kendi kendini anlayıp değerlendirecek duruma geldikten sonra ilmiyle ve ameliyle farklılık göstermesi. Yani sözü ile yaşantısının birbirini tutmaması insanın karekterine ve siretine (ahlâkına) tesir ederek, toplumun gözünden düşümesine sebep teşkil eder.

Gerçek fazilet sahibi olup fazileti kemâle ermiş olan kişi, bu özellikleri kendisinde toplayan insandır. Bu insan artık fazilete müsaiddir, hazırlıklıdır. Bu olgunluk ve bilinçte olan insan için; tıynetinin (huyu, yaradılışı) temiz, mizacının mutedil (münasip, uygun) olması, emniyet ve istikamette de temiz olması, temiz bir ana-babalardan gelmiş olması, temiz kan ve temiz nutfeden oluşması, temiz süt emmiş olması, dürüst bir terbiyeci tarafından eğitilmesi, kötü muhit ve kötü arkadaşlardan korunmuş olması, bâliğ ve müstakil olduktan sonra da hakkı tanımak ve onu yaşamak hususunda zararlı bir akım ve cereyanla karşılaşmamış olmasının yanısıra bizzat kandisinin de hakkı bulup onu yaşamak için bir gayretin ve hareketin içinde ceht (mücadele) etmek gibi fazilet kaynaklarının bir araya gelmiş olması gerçekten büyük bir saadet kaynağıdır.

Bu durumda olan insanın hayırlara muvaffak olması kolaylaşır ki; o kişiye her taraftan başarısı için destekler hazırlanmış demektir.

Bunlar, Allah’u Te’ala’nın:

“Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve onlara Rablerinden indirileni uygulasalardı, hem üstlerinden, hem de ayaklarının altından (kendilerine nimetler ihsan ederdik, onlar da bunlardan bol bol) yerlerdi…” buyurdukları gibi olur. (5/Mâide:66)

Ve şu sıfata da layık olurlar: “Onlar bizim katımızda seçilmiş hayırlılardandırlar.” (38/Sâd:47).

Rezil olup rezaletli gayeye ulaşanlar ise, bunun aksine olup söylediklerimizin tersi durumunda bulunanlardır. Bilinmelidir ki; bir kimsenin hâli temiz olur da her işittiği, gördüğü şeylerden faydalanır, hayırdan istifade eder, şerden de ders ve ibret alırsa o kimse bahtiyar bir insandır.

O kimse, şu âyetin ifadesine uygundur:

“Toprağı temiz bir memleketin ürünü Rabbinin izni ile bol (güzel) çıkar. Toprağı temiz olmayanınkinde ise çıkmz. Çıkarsa da bir işe yaramaz kalitesizz ve cılız olur.” (7/A’râf:58).

Temiz toprak ve güzel iklimlerde temiz, kaliteli, güzel ve bol ürün elde edilir; verimsiz toprak ve uygun olmayan iklim şartlarında ise ancak faydasız şeyler yetişir. Toprak iyi değil ise tohum temiz ve sağlam  da olsa, bol ve tatlı su ile sulansa da yine ürün verimli olmaz. Toprak temiz olursa tohumu çok iyi de olmasa suyu da az ve tuzlu olsa da yine temiz ve bol mahsul verir. Cenâb-ı Hak buna şöyle işaret etmektedir:

“Hepsi bir su ile sulanırlar ama yemişlerinde biri birinden üstündürler.” (13/ Ra’d:4).”

Kur’an-ı Kerim’den istifade edilip edilmemesi hakkında da şöyle buyrulmuştur:

“De ki! O, iman edenler için hidâyet kaynağıdır ve şifâdır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’ân onlara kapalıdır.” (41/ Füssilet: 44).

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM    

 

     PEYGAMBERLİK ŞECERESİNİN BEYANI VE DİĞER BÜTÜN İNSANLARIN

                 CEVHERLERİNE ÜSTÜN KILINDIĞI

 

Bu bölüm, nübüvvet şeceresi ve onun diğer bütün insanların cevherlerine üstün kılındığı hakkındadır.

İlahî hikmet, Peygamberlik şeceresinin başlı başına bir sınıf ve bir nev’i olarak iki cepheli, hem meleklere hem de insanlara benzer ve müşterek vasıfta olmasını gerekli kılmıştır ki; insanla melek arasında yer alsın. Bir tarafı meleklerle müşterektir, “melekûtüs – semavati velarzı  (gayb âleminin bilgisine)” muttali olsun; diğer tarafı ile de yemek, içmek yönleriyle beşer ile (insanlarla) müştereklikleri olsun!

İnsan iki yönlü oluşu itibariyle de mercan gidir. Çünkü denizde oluşan mercan her ne kadar taş ise de dallarının iç içe geçmesi ve budanır olması bakımından ağaca benzer. Diğer taraftan da hurma ağacına benzer ki; hurma ağacının aşılanmaya ihtiyacı vardır. Bir de baş tarafından kesilince kuruması ve işe yaramaz (batal) hale gelmesi itibariyle de hayvana benzer.

Allah-u Te’ala, Peygamberliği İbrahim (A.S.) ve ondan önce de Nuh (A.S.)’ın evlatlarına vermişti. Kur’an-ı Kerim’de bu konu şöyle açıklanmaktadır:

“Biz Nuh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik. Her ikisinin soyundan bazılarına peygamberlik ve kitap verdik.” (57/Hadîd:26).

Yine: “Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini birbirinin soyundan olarak seçip diğer insanlardan üstün kılmıştır.” (3/Âl-i İmrân:34).

Allah’ın selâmı onların üzerine olsun. Onlar her ne kadar sûreten beşer ise de ruhen melekler gibidir. Onlar ruhanî kuvvetlerle desteklenmiş ve o hususiyetleriyle temayüz etmişlerdir. Allah (C.C.), İsa (A.S.) hakkında şöyle buyurmuştur:

“Biz onu Rûhu’l Kudüs (Cebrâîl) ile teyid ettik (destekledik).” (2/Bakara:87).

Hz. Muhammed hakkında ise: “Rûhu’l Emîn (Cebrâîl), sen uyarıcılardan olasın diye, Kur’an-ı Kerim’i apaçık bir Arapça ile kalbine indirdi.” (26/Şuarâ:193-195).

Onların bu ruh ile donatılmaları meleklerle olan münasebetlerine müsait olmaları içindir. Peygamberler vahiyleri bu ruhla meleklerden aldılar insanlara aktardılar. Her iki tarafla da münasebetleri vardır. Onun için Cenab-ı Hak:

“Eğer biz o Peygamberleri meleklerden yapsaydık onları da adamlar yapar ve onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük,” buyurmaktadır. (6/En’âm:9).

Bununla şu ikaz, uyarı yapılmıştır ki; bu ruh ile takviye edilmemiş olan beşer sadece beşerden mesaj alabilir, melekten mesaj alamaz. Bunu idrakten aciz ve kör olan ve Peygamberlere has olan faziletleri anlayamayan kâfirler, Peygamberliği toptan red ve inkâr ettiler.

Ve şöyle dediler: “Siz de bizim gibi beşerden başka bir şey değilsiniz; bizi babalarımızın taptığı şeyden men etmek ve yolumuzu kapatmak istiyorsunuz, bize açık delilinizi getiriniz.” (14/İbrahim:10).

Peygamberler ki (Allah onların üzerine salât ve selâm kılsın!); Onlar, diğer insanlara nisbeten, insanın hayvanlara ve kalbin diğer azalara nisbeti gibidir. Peygamberlerin ümmetlerine karşı durumu, güneşin ay karşısındaki durumu gibidir. Onların ilmi ümmetlerinin ilmine nisbetle, ayın ışığı karşısında güneşin ziyası gibidir.

Allahu Te’ala: “O, Allah’tır ki güneşi ziya, ayı nur kılmıştır,” buyurdu. (10/Yunus:5).

Nasıl ki; ay ışığını güneşten alır, kendisi ışık veremez ise ümmetin (insanların), peygamber karşısındaki durumları ve ilimleri de böyledir. Öyle ki; ay, güneş olmaksızın nur (ışık) alamaz. İnsanlar da nefislerini tezkiye edecek (temize çıkaracak) hakiki ilmi ancak peygamberler vasıtasıyla alabilirler. Buna şu ayet-i celile delalet etmektedir:

“Ey Rabbimiz, Sen onlara kendilerinden peygamber gönder ki; onlar üzerine âyetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları temizlesin, temize çıkarsın. Sen ki; Aziz ve Hakim’sin!” (2/Bakara:129).

Allah-u Te’ala peygamberlerini melekleri vasıtasıyla destekliyor ve temize çıkarıyor. İnsanlar arasından dilediklerini de peygamberler vasıtasıylatemize çıkarıyor. Nasıl ki, matbaa harflerinden önce kalıplar hazırlanır, sonra o kalıplardan yazılar basılıp çıkarılır ise, öyle.

 

 

 

 

ON BEŞİNCİ BÖLÜM

 

BÜTÜN EŞYANIN FITRÎ OLARAK MASLAHATA (FAYDALI OLMAYA) UYGUN KABİLİYETTE OLMASI

 

Bu bölüm, her şeyin kendi maslahatına (iyiliğine-faydasına) elverişli olarak yaratıldığı hakkındadır.

Allah’u Te’âlâ yarattığı her şeye kendi faydasına uygun, lehine olan hususta hidâyet (özellik) vermiş ve o kabiliyetle donatmıştır.

“Allah her şeyi yarattı ve sonra da doğru yolu dösterdi,” (20/Tâ-Hâ:50) meâlindeki âyet-i celilesinde Allah’u Teâla bu hususa işaret etmiştir.

Ama cemâdata (katı cisimlere) verdiği hidâyet sadece istenilen kalıba girme özelliği taşıması etmekten ibarettir. Nasıl ki; madde bırakılınca aşağıya doğru düşerse ve ateş de başı boş bırakılınca alevi ve dumanı yukarıya doğru yükselir ise hayvanların da hidâyeti yaratılışta kendilerine verilmiş kabiliyetlerdir ve bunun gereğini yaparlar.

Arıların çalışmaları, siyasetleri, peteklerini altıgen olarak yapmaları ve bal üretmeleri gibi. Ve surfe’nin (ipek böceği), ince bir sanatla fitri olarak içerisinde öleceği kozasını kendisinin örmesi ve örümceğin,  ağının dokularını fıtri kabiliyeti ile kendisinin örmesi gibi.

Allah’ın meleklere hidâyeti, onları musahhar kılması (verdiği donanım) ise kendilerine ilham verilmesi, bedihî (açık ve net) akıl ve zarurî ilimle sahip olmalarıdır.

İnsanın hidâyetine gelince, ona bütün bunları fikir ve düşünce temelinde vermesidir. O kendi nefsinde ve hareketlerinin bir çoğunda irade sahibi kılınmıştır. Çocuğun hidâyeti de anasından emme, gıdasını isteme ve acılarından dolayı şikâyette bulunmasıdır.

İnsan, akli yeteneği sayesinde ilmin prensiplerini kavrar. Fikir gücü ile de ilmin bilinenlerinden bilinmeyen taraflarına ulaşır. Allah, insana diğer hayvanlarda olduğu gibi fitrî olarak elbise ve silah vermedi; ona aklıyla düşünme, öğrenme, elbise ve silah edinme, muhtelif aletler bulma kabiliyetini verdi. Onu kendi nefsine vekil etti. Ve ona imkânlar bahşetti ve insanı onlardan istifade etmeye muktedir kıldı. Bunlar insan için fazilettir, eksiklik değildir; yüceliktir, denâet (zillet) değildir.

Ona akıl, ilim ve çalışan el vermekle herşeyi vermiştir. Eğer hayvanlara verdiği gibi azar azar vemiş olsa idi gerçekte her nimeti ondan menetmiş olurdu. Zira hayvanlarda mevcut olan imkânların bir kısmı diğer bir kısmını  yerinde kullanmasına manidir.

Kur’ân-ı Kerim’de, insana vediği irade gücüne şöyle işaret edilmiştir:

“Sizi ananızın karnından bir şey bilmediğiniz halde çıkardı ve size kulak, göz ve kalp verdi ki; şükredesiniz.” (16/Nahl:78).

Bazıları, insanlara diğer hayvanlarda olduğu gibi nefislerini müdafaa etmek üzere silah verilmemiş olmasını insanda bir naks (kusur, eksiklik) olarak telakki ettiler ve: “Hayvanların bazılarına diş, bazılarına pençe verildi; bedenlerine temizleme ihtiyacı duyulmayacak giysiler verildi, insan bunlardan mahrum bırakıldı” ve Nisâ Suresi’nin 28. âyetini delil göstererek: “İnsan zayıf yaratılmıştır,” dediler.

Oysa iş öyle değildir. Samimi insanlara göre; insan Allah’u Te’âlâ’ya ve melaikelere nisbeten zayıf ise de, onların zannettiği gibi hayvanlardan daha kusurlu olarak yaratılmamıştır.

Allah’u Te’ala, yüksek hikmetiyle hayvanları bir takım silahlarla donatmış; kimilerine yakalamak veya kaçıp kurtulmak için hızlı koşma yeteneği, kimilerine savunma amacıyla toslamak üzere boynuz, kesmek üzere tırnak ve bazılarının da üzerine  diken (kirpi gibi) vermiş ve onlara kendi tabiatları gereğince sanatlar ilham etmiş ise de insana, onlardan çok daha üstün olan düşünme, temyiz etme melekesini vermiştir. Bu meleke sayesinde insan kendisi için gerekli olan pek çok çeşitli aletleri icat etmekte ve bu aletlerle her türlü ihtiyacını temin ederek ihtiyacı kadarını kullanmakta ve işi bitince de bırakmaktadır. İstediği zaman da yenisiyle değiştirmektedir.

Hayvanlar ise istedikleri ve ihtiyaçları olmadığı zaman silahlarını bırakamazlar, değiştiremezler. Bunlar insanın daha kâmil ve hayvanın noksan olduğunu gösterir. İnsan fikir ve düşüncesi sayesinde kendisinden çok daha güçlü olan hayvanlar üzerinde hâkimiyet kurmakta, onları avlamakta, istediği hizmetlerde kullanmaktadır. O halde insana verdiği akıl o kadar değerlidir ki; insan her ihtiyacını onunla karşılayabilmektedir. Elbette ki; insan, aklı sayesinde daha üstün ve daha şereflidir. Akıl, insan için bir aynadır ve onunla melekütüs-semavatı (meleklerin ve ruhlar aleminin içyüzünün farkına varır. İhtiyaçlarını nereden, ne ile ve nasıl karşılayabileceğini aklı ile düşünür ve bulur.

 

 

 

 

       ON ALTINCI BÖLÜM

 

İNSANIN SAÂDETİ, ONUN BU SAÂDETİ ARZU

ETMESİ VE ÖZLEMİNİ DUYMASI

 

Bu bölüm, insanın saâdeti ve onu arzu edip özlediğine dairdir.

Bazı âlimler derler ki: “Allah’u Te’âla her şey için bir kemal (olgunluk, fazilet, değer) derecesi ta’yin buyurmuştur ki; her şey, kendisine ta’yin edilen (belirlenen, ayrılan) kemâle tabî olarak sevk edilip yönlendirilmektedir. Bazen de hususiyet (özellik) verir, ona musahhar kılınır (hizmetine verilir).”

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Her şeye yaradılışını veren ve sonra da doğru yolu gösteren O Allah’tır,” (20/Tâhâ:50) buyrulmuş ve insana bir takım saâdetlerin verildiğine de şöyle işaret edilmiştir:

“O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetlerini sayacak olsanız saymakla bitiremezsiniz” (14/İbrahim:34).

 

I- İnsanın mazhar olduğu bütün nimet ve saâdetler iki yönlüdür:

 

Birincisi: Bitmez-tükenmez ve yerinden oynamaz nimetler ve saâdetlerdir ki; bunlar âhiret nimetleridir.

İkincisi: Biten, yer değiştiren, arasına muhtelif maniaların (engellerin) girdiği nimet ve saâdetlerdir ki; bunlar da dünya nimetleridir.

Şayet, bu dünya nimetleri, ebedî olan âhiret nimetine götürecek şeyler değilse, o nimetler çöldeki serap gibidir; aldatıcıdır, fitnedir ve sonuçta azaptır. Bu husus Kur’ân’da şöyle belirtilmiştir

“Kâfirlerin amelleri çölde görülen serap gibidir, susuz olan biri onu su zanneder peşine düşer ama vardığı zaman bir şey bulamaz.” (24/Nûr:39).

Ve yine: “Onların amelleri kül gibidir ki; rüzgârlı, fırtınalı günde rüzgâr onu almış götürmüştür; kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler.” (14/İbrahim:18).

Hiçbir insan yoktur ki; ciddi olarak saâdetine tâlip olmamış olsun, ama çokları yolunu şaşırıyor ve bizatihi saâdet (mutluluk) olmayan şeyleri saâdet zannediyor, onlara aldanıyor ve boşu boşuna oyalanıyor.

 

Bu konuda şair şöyle der:

 

“Herkes koşuşturur çare arar ki;

Zararı def ve menfaatı celbetsin.

Fakat insan tercihlerinde çoğu kere yanılır;

Zahmet ve meşakkatları, rahatlığına tercih eder…”

 

Yine dünya hayatının geçiciliğine Kur’ân-ı Kerim’de şöyle değinilmiştir:

“Dünya hayatının misali, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki; bu su sayesinde yeryüzünün bitkileri (gelişip) birbirine karışmıştır.Derken kendisini arkasından rüzgârın savurup götürdüğü çerçöp haline gelmiştir. Allah, her şeye muktedirdir.” (18/Kehf:45).

 

Şairin bu konu ile ilgili sözleri ne kadar yerindedir:

 

“Dünya ancak sevindirici bir rüya gibididir.

Onu göreni, bir an sevindirir;

Az sonra da kaybolup gider.”

 

                                 ***

 

II- Dünya nimeti ne zaman nimet olur?

 

Onun, nimet ve saâdet olması için nasıl ve neyle elde edileceğini ve layık olduğu yönü ile nasıl değerlendirilmesi gerektiği ve o nimetin niçin yaratıldığının bilinmesi gerekir.

Onun için Allah’u Te’ala dünyanın âriyeten (belirli bir zaman içi faydalanmak üzere, emaneten) verildiğini bildirmiştir ki; dünya nimetleri gerçek nimete ve hakiki saâdete ermek için kullanılsın! Ayrıca da bu dünya nimetlerinin nasıl kullanılacağını bildiren şeri’atler (yol ve yöntemler) de bizlere verilmiştir.

 

Dünya nimetlerini kullanmada insanlar iki kısma ayrılır:

 

Birinci kısım: Bir kısım insanlar bu nimetleri gerçekten layık olduğu şekilde yerli yerinde kullanıyor ve faydalanıyor. Onları Allah (C.C.) bize şöyle bildiriyor:

“Onlar (o müminler) ki; yer yüzünde kendilerine imkân verdiğimiz takdirde namazlarını kılar, zekâtlarını verir, ma’rufu emreder ve münkeri nehyeder. İşlerin âkibeti Allah’a varır.” (22/Hac:41).

Yine: “Onlar ki; bu dünyada iyilik ederler, onlar için iyilik vardır. Ahiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır ve takva sahipleri için ne mutlu yurttur.” (16/Nahl:20).

Ve yine: “Kendilerine zulüm edildikten sonra Allah yolunda hicret edenler var ya! Biz, onlar dünyada güzel bir yere yerleştiririz Ahiret sevabı ise daha büyüktür.” (16/Nahl:41).

Onların dünya hayatlarında da tatlı ve huzurlu bir hayat yaşayacakları şöyle bildirilmiştir:

“Erkek veya kadın, kim mü’min olarak iyi bir amel işlerse, muhakkak ona hoş ve güzel bir hayat yaşatacağız.” (16/Nahl:97).

İkinci kısım: İnsanların bir kısmı da bu nimetleri amacına uygun olarak gerektiği gibi kullanmazlar; Allah’ın emrine göre değerlendirmezler. O nimetler amacı dışında başka taraflara çevrilince ve kendileri hakkında nimet değil nikmet (şiddetli ceza) oluyor, şakavetlerine (haydutluklarına) sebep teşkil ediyor ve bu yüzden hem dünyalarında, hem de âhiretlerinde azap çekmelerine zemin hazırlıyor.

Onlar hakkında da Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Sakın onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Ancak Allah, onlara bunlarla şu değersiz dünya hayatın azâb etmek, nefislerini ezmek ve kâfir olarak canlarının çıkmasını istemektedir.” (9/Tevbe:55).

 

***

 III- İnsan âhiret saâdetinin gerçek mahiyetini bilir mi?

 

Biz dünyada olduğumuz müddetçe, âhiret saâdetinin gerçek mahiyetini tasavvur edip yeterince kavramamız mümkün değildir. Bununla ilgili olarak Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyruldu:

“Hiçbir nefis kendisi için gizli tutulan ve gözünü aydın kılacak şeyi bilemez.” (32/Secde:17).

Resûlullah (S.A.V.) de bir hadis-i kudsîde şöyle haber vermişlerdir: “Ben kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve beşer kalbinin de hatırlayamadığı şeyler hazırladım.”

 

  • Ahiret saâdetini tasavvur etmek hususundaki kusurumuz iki sebepten kaynaklanıyor:

 

Birincisi: İnsan bir şeyin hakikatını bizzat kendisi idrak etmedikçe onun gerçeğini tanıyamaz ya da onu tasavvur edemez. İnsanın, bizzat idrak etmediği şeyi vasıflandırması küçük çocuğa cinsî münasebeti anlatmaya benzer. Çocuk baliğ olup onu bizzat idrak edinceye kadar ona evliliğin ve cinsi münasebetin mahiyeti (hazzı) anlatılamaz. Bu bir bakıma, “a’mâ”ya (gözü görmeyene) aynayı ve aynadaki görüntüyü anlatmaya benzer.

Dünyada yaşamakta olan bizlerin, âhiret hayatına ait zevkler ve lezzetler hakkındaki durumumuz da öyledir. Dolayısıyla bizler âhiret saâdetlerinin künhüne (aslına) ve hakikatlarına ermedikçe onu tasavvur etmemiz, vasıflandırmamız mümkün değildir. Onun hakikatına vâkıf olduğumuz zaman ise ondan duyulacak lezzet ile onun dışında kalan her şey unutulacak ve başka şeylerle meşgul olma durumu kalmayacaktır.

Cenâb-ı Allah bu durumu Kur’ân-ı Kerim’de şöyle tasvir etmiştir:

“ O gün, cennetlikler gerçekten zevk içinde ve safâ sürmektedirler.” (36/Yâsîn:55).

İkincisi: İnsanın nefsindeki kuvvetlerden her biri için bir zevk, bir lezzet vardır. O zevk ve lezzet ona mahsustur; başka uzuv ona ortak olmaz.

Gözün lezzeti, kendisine güzel ve hoş görünen şeye bakmaktır. Kulağın lezzeti, işitmekten hoşlandığı, zevk duyduğu şeyi dinlemektir. Elin lezzeti, ona ellemekten zevk duyduğu şeye ellemektir. Vehmin, tasavvurun, teemmülün (etraflıca düşünmenin) ve hayalin lezzetleri hep kendilerine zevk ve lezzet veren şeylerle ilgilidir. Fikrin lezzeti, bilinenden yola çıkarak bilnmeyenleri bilme ve anlama mutluluğuna ermektir. Bu lezzetlere ya da bu azalara bir âfet ârız olup da o uzvu gördüğü vazifelerden alıkoyduğunda, artık o rûhî gücün veya bedenî uzvun lezzeti yok olur. Bu durumda a’zalar (uzuvlar) o lezzetlerden kaçar, onu sevmez ve o lezzeti idrak etmez olur. “Hastanın susuz olduğu halde tatlı sudan lezzet almaması ve suyu içmek istememesi” gibi.

Şair bu durumu şöyle ifade ediyor: “Ağzında acılık olan hasta tatlı suyu acı bulur.”

Durum böyle olunca âhiret lezzetleri sadece akıl ile idrak edilememektedir. Zaten çoğumuzun da aklı dünya işleri ile fazlasıyla meşgul olduğundan âhiret hayatının lezzetini anlamaya çalışmıyor bile! Pek çok insan, tıpkı narkoz yemiş ve uyuşmuş bir a’zânın (organın) hissini kaybetmesi gibi acıyı duymaması, hastanın aç olduğu halde açlığını hissetmemesi gibi bir durumda yaşayıp gitmektedir.

Bu lezzetler ancak bu ârızalar gittikten sonra tekrar hissedilebilir. Bizim de çoğumuzun aklı bir bakıma baliğ olmamış, hakikatleri anlamamış çocuk aklı gibidir. Nasıl ki; onlar yetişkin insanların hallerinden anlamazlar ise “aklın çocukluğunda olan akıllar” da bir takım lezzetleri hiç anlayamazlar. Onlar hakkında Allah (C.C.) şöyle buyurur:

“(Bu değersiz) dünya hayatı sadece oyun ve eğlenceden ibarettir…” (29/Ankebût:64).

Yine: “Zinhar; dünya hayatı sizi aldatmasın, aldatıcı şeyler size Allah’ı unutturmasın! (31/Lokman:33).

Allah’u Te’ala insanların hepsine bu lezzetleri tanıtmak istedi ve anlayabilecekleri misaller de getirdi ki; onları hisleriyle idrak edebilsinler.

Nitekim Cenâb-ı Allah, Kur’ân-ı Kerîm’inde bu nimet ve lezzetleri şöyle tasvir etmiştir:

“Takva sahipleri için hazırlanmış olan cennetin misali, bir bahçe misaline benzer ki; orada vasıfları bozulmayan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzülmüş bal nehirleri vardır.” (47/Muhammed:15).

Bunların lezzetlerini de tasvir ederken:

“Takva sahipleri için hazırlanmış cennetin misali,” diyerek takdim etmiştir. Sadece “cennet” dememiştir. Böylece bunun bir tasvir ve temsil olduğu vurgulanmıştır. İnsan bu saâdeti gerçek manada anlamak için ne kadar çırpınsa da uğraşsa da anlayamaz, tasavvur edemez, kavrayamaz.

 

  • Âhiret saâdetlerini anlamanın sadece iki yolu vardır:

 

Birincisi: İnsan Allah’a iman edipbu maddi kafesten, beden heykelinden sıyrılıp, madde âleminin  ötesinde olan makama çekilmelidir ki, cennet saâdetlerine muttali (bilgi sahibi) olabilsin.

Bu hususu Allah’u Te’âlâ şöyle bildirmektedir:

“… O gün ki; Rabbinin bazı alâmetleri (mucizeleri) geldiği gün, eğer daha önceden iman etmemişse veya imanıyla bir hayır kazanamamış olan kimseye artık imanı kesinlikle hiçbir fayda sağlamaz.” (6/En’âm:158).

İkincisi: İnsan bu beden kafesinden, heykelden ayrılmazdan önce insan ruhuna musallat olan rûhî marazları (hastalıkları) temizleyip gidermelidir. Nefsin bir takım kirlerinden, hastalıklarından temizlenip arınmasından sonradır ki; insan cennet saâdetinin hakîkatına muttali (vâkıf) olsun.

Kur’ân-ı Kerîm bu hususu şöyle anlatır:

“Kalplerinde hastalık var, Allah onların hastalıklarını arttırdı.” (2/Bakara:10).

Ve yine: “Allah’ın sizin için murâd ettiği şey ehli beyt olarak  kirlerinizi giderip tertemiz yapmaktır.” (33/Ahzâb:33).

İşte o zaman insan, bu incecik perdenin arkasındaki şeylerden kendileri için hazırlanmış olan âkibetleri görür.

Harise’den hikâye olarak şöyle söylenir. Harise, Allah Resûluna şöyle demiş:

“Ya Resûlallah! Ben nefsimi dünyadan soyutladım.Ben sanki cenneti görüyor gibiyim. Rabbimin arşını açık olarak görüyorum ve cennet ehline muttali oluyorum; onlar birbirlerini ziyaret ediyorlar. Cehennem ehlini de gürüyorum. Onlar da biribirlerine bağrışıyorlar (uluşuyorlar),” deyince, Resûlullah da:

“Tamam, gerçeği bilmiş oldun. Bu duruma devam et,” buyurdular.

Hz.Ali (K.V.) gayba (âhirete) o kadar iman etmişler ki: “Eğer maddi âlemde gözümün perdesi kaldırılsa kesin bilgimde  ve inancımda bir artış hâsıl olmaz,” demişlerdir.

ONYEDİNCİ BÖLÜM

 

İNSANIN DÜNYADAKİ HÂLİ VE DÜNYADAN AZIK OLARAK

            KAZANAMAYA MUHTAÇ OLDUĞU ŞEYLER

 

Bu bölüm, insanın dünyadaki durumu ve âhiret için dünyada iken azık olarak hazırlaması gereken şeyler ve onların nasıl hazırlanacağı hakkındadır.

İnsan seferdedir ve seferin başlangıcı da şu âyetin işaret ettiği noktadır:

 “Dedik ki: Birbirlerinize düşman olarak inin; yeryüzünde sizin için belirli bir zamana kadar kalınacak, barınak ve faydalanılacak eşya vardır.” (2/Bakara:36).

Ve insanın taa baştan Allah’ın varlığına ve birliğine şahit tutulduğuna dair:

“Hani Rabbin, Adem oğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp çıkarmış, onlardan ahit almış ve kendi nefisleri üzerine şahit tutmuştu: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demiş, onlar da: ‘Evet Rabbimizsin,’ demişlerdi…” ayet-i kerîmesi insanın Allah’a karşı sorumluluğundan kurtuluşun olmadığına işaret etmektedir. (7/A’râf:172).

Bu seferin son noktası ise “Dar-üs Selâm” ve “Dar-ul Karar” (Selâmet Yurdu ve Kalınacak Yurt) olarak bildirilen âhiret yurdudur.

 

İnsanın bu seferde dört durağı (konaklama yeri) vardır:

 

Bunlar: Babasının beli (sulbü), anasının karnı (rahmi), yeryüzündeki yaşantısı ve âhiretteki mevkıfı (durağı). (Mevkıf’tan kastedilen, dünya hayatının son bulduğu ve âhirette son yerleşme vaktine kadar kalınacak olan yerdir.)

 

Bir yandan da insan için iki durum söz konusudur:

 

Birinci durumu: İnsan, yukarıda  bahsedilen dört durağın her birinde muvakkatan (geçici olarak) bir emanet gibi bırakılmıştır. İnsanın o durumu (o hâli), orada kaldığı müddetçe devam eder ve vakti gelince o geçici konaklama yerinden ayrılmak durumundadır.

İkinci durumu: Bu durum insanın son hâlidir. İnsan artık o durumda yerine yerleşmiş, istikrar bulmuştur. O, orada kalıcıdır. Orası âhiret yurdu, “Dar-ul karar”dır. Onu anlamak ise ancak oraya varmakla mümkün olur. Buna şu âyet delalet eder:

“O, Allah’tır ki; sizi tek bir nefisten inşa edip yaratandır. Sonra (sizin için) duracak ve kalacak bir yer vardır.”(6/En’âm:98).

O yer ki; orada (dünyada) ahiret için hazırlanmaya ve donanıma ihtiyaç vardır. İnsan o dönem içerisinde oldukça sıkıntılı ve zorluklarla karşı karşıyadır. Taa, karar yurduna varıncaya kadar muhtelif çalışmalar ve zahmetlerle karşılaşması kaçınılmazdır. Nitekim Yüce Allah bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyan eder:

“Ey insan sen zahmet üzerine zahmetle Rabbine doğru gidiyorsun; sonunda O’na kavuşacaksın!” (84/İnşikak:6).

Ayrıca: “Gerçek şu ki; Biz insanı zorluklu bir hayata gönderdik.” (90/Beled:4).”

 

İnsanoğlu, rahatı aramak tabiatı üzerine yaratılmıştır. Ama rahatlığı ararlarken, iki yol takip eder:

 

 Birinci Yol: Bir kısım insanlar âhiret hayatını bilme ve anlama konusunda şaşkındır ve adeta kördür. Bunlar: “Bu hayat ancak bu düya ile kayıtlıdır; yaşarız, ölürüz, biter,” derler. Ya da bunu söyleyenlerin işini iş edinirler, aynen onlar gibi yaşarlar ve faaliyet gösterirler. Bunlar rahatı ararlar ama onlar için rahat yoktur. Bu vasıftaki insanları Cenâb-ı Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tasvir etmiştir:

“İnkârcıların amelleri çöldeki serap gibidir, susuz olarak peşinden koşar ama varınca bir şey bulamaz.”

Ve yine: “Dünya hayatı gökten indirdiğimiz suyun misaline benzer ki; yeryüzünün bitkileri, onunla birbirine karışmıştır…” (18/Kehf:45).

Bunlar, dünyadan onun tabiatında bulunmayan ve dünya için olmayan şeyleri istemişler ve aramışlardır.

 

Şair bu konuda ne güzel söylemiş:

 

“Ben, zamandan beni bir yere ulaştırmasını istedim;

Oysa zamanın kendisi zaten o şeye eremedi.”

 

Bir başka şair de:

 

“Bizden önceki bazı kavimler

Zahmetsiz bir şekilde geçim sağlayıp

Saâdete kavuşmak istediler.

Bekleyip durdular, fakat

Gayelerine ulaşamadılar” demiştir.

 

İkinci Yol: Bazı insanlar hem dünyayı hem de âhireti bildiler. Dahası; düyanın da âhiretin de Cenâb-ı Allah’a ait olduğuna kanaat getirdiler ve dünyayı ve ahireti:

“Sizin için dünyada belirli bir zamana kadar  kalınacak yer ve istifade edilecek eşya vardır. Âhiret ise hakiki, ebedi yaşam yeridir,” âyet-i kerimesinin ışığında anladılar. (30/Rûm:64).

İnsanın içinin rahat ve müsterih olarak kalacağı yerin ise:

“Ey Rabbine itaatkâr, huzura ermiş olan nefis! Rabbin senden razı sen de Rabbinden razı olarak Rabbine dön,” (89/Fecr:27-28) âyet-i celilesinin haber verdiği âhiret yurdu olduğunu idrak ettiler.

Burada kulun “Allah’tan razı olmasından” maksat Allah’ın, kul için takdir ettiğine: Allah’ın helâline, haramına, yasaklarına, emirlerine kulun razı ve teslim olmasıdır.

İnsan bu yolculuğa muhtaçtır. Resûlullah (S.A.V.):

“Sefer edin ki, ganimet elde edesiniz,” buyurdular.

Sonra: “Yorulun ki; her yorulmadan sonra rahatlığın var olduğunu bilesiniz. Yorgunluktan sonra elde edilen rahatlık saâdet veren bir rahatlıktır,” demişlerdir.

Allah’u Tae’âlâ:

“Saâdete erenlere gelince, onlar cennettedirler…” buyurmuştur. (11/Hûd:108).

 

Allah’u Te’ala insan için iki ekenek yapmıştır. Her iki ekenek de faydalıdır. Her ikisi de ayrı ayrı yerler için azık hazırlığıdır:

 

Bunlardan biri ruhîdir ki; irfan, hikmet, ibadetler ve güzel ahlâktır. Meyvesi ise ebedî hayat, devamlı zenginliktir. Bu ekinler ne kadar çoğaltılırsa o kadar faydalıdır. Bunu da ancak onu ve onun faydalarını bilenler yapar.

 İkincisi de cismanîdir: Bunlar maldır, eşyadır, dünya varlığıdır. Bunun hülâsasına Allah’u Te’ala şöyle uyarmıştır:

“İnsanlar için kadın, evlat, yığın yığın altın ve gümüş, sürülerce at, davarlar ve ekilip biçilen ekinler çekici kılınmıştır…” (3/Âl-i İmrân:14).

Bunun meyvesi ise, geçici ve fani olan dünya hayatını kazanmak ve kendisinin ölümü ile onlardan ayrıldıktan sonra onu birilerine bırakmak ve hayattayken ondan alabildiği kadarıyla âhiret azığı olarak faydalanmış olmaktan ibarettir.

Buna Kur’an-ı Kerîm şöyle işaret eder:

“Düya hayatı, âhiret için sadece meta(eşya)dan ibarettir.” (13/Ra’d:26).

Dünyaya tamamen kapılmak cehalettir. Onun hakikatını, menfaatını bilmemektir. Eğer dünyalıkların peşine takılarak esas maksadını ihmal etmiyor, hakiki görevini yerine getirmekten geri kalmıyorsa dünyalıkları çoğaltmak da mezmum (kusur) değildir. Bunları gerektiği yerde gerektiği biçimde değerlendirir, esas maksadına yarayacak biçimde faydalanırsa fevkalade iyidir. Fakat bu değerlendirme ve faydalanmalar ancak âdil sultan yönetimlerinde ve normal ortamlarda yerli yerinde kullanılabilir.

İnsanlar şeri’at ölçülerine uygun olarak muamelelerini sürdürürlerse o zaman insanlar bu güzel durumu alır.

Bu güzel insanlar Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tasvir edilmiştir:

“Onlar, kendi yurtlarına hicret eden din kardeşlerini severler; onlara verilen şeylerden dolayı gönüllerinde bir kıskançlık duymazlar ve kendileri ihtiyaç içerisinde olsalar bile onları kendi nefislerine tercih ederler.” (59/Haşr:9).

Sultan âdil değil de, iş bizim dediğimiz gibi doğru istikamette gitmiyorsa o zaman tedbiri elden bırakmadan, fitne- fesada yol açacak tutum ve davranışlardan sakınarak, dini tebliğ etme işini imkânlara göre ayarlamalıdır. Ta ki; hayat yolculuğu bitinceye kadar.

Dünya işlerinde başarılı olan insan bu ikisini de bir arada götüremediğini gördüğü vakit, kalıcı olanına daha çok ihtimam göstermelidir. Geçici ve fâni olan şeye karşı özentisini azaltmalıdır. Âhireti dünyaya tercih etmelidir. Dünyaya, ancak kendisini âhirete ulaştıracak nisbette iltifat göstermelidir. Ve buralarda da Şeri’at sınırlarının muhafazasına dikkat etmeli ve şu İlahî mesaja kulak vermelidir:

“Ey insanlar, gerçekten Allah’ın vaadi haktır, dünya hayatına aldanmayın, onun kuruntusu sizi Allah için yapmanız gereken şeylerden alıkoymasın!” (31/Lokman:33).

Resûlullah (S.A.V.) de: “Benim ile dünyanın misâli, yaz mevsiminde yolculuk yapan bir yolcunun misâline benzer. Yolcu bir ağaç gölgesi ile karşılaşınca bineğinden indi ağacın gölgesinde bir saat kaldı ve yoluna devam etti,” demek suretiyle dünyanın cazibelerine saplanıp kalan birilerine ders vermiştir.

Allah’u Te’ala şöyle buyurdu:

 “Allah (C.C.), sizi bir nehirle imtihan  edecektir. Her kim ondan içerse o benden değildir ve her kim onu tatmadan geçerse işte o bendendir. Ancak eli ile avuçlaması müstesna…” (2/Bakara:249).

“Her kim âhiret ürününü isterse onun ürününden arttırarak veririz, her kim de dünya ürününü isterse, kendisine ondan veririz. Ancak âhirette onun bir payı olmaz.” (42/Şuarâ: 20).”

Resûlullah (S.A.V.) şöyle haber verdiler: “Dünya sevgisi her hatanın başıdır.”

Yine: “Her kimin kalbinde dünya sevgisi yerleşirse, üç şey ile musibete düşürülür ki; gayesine ulaşamaz: Bir meşguliyet ki, sonu gelmez; bir fakirlik ki, zenginliğe ulaşamaz; bir ümit ki, hedefine varamaz.” Yani, bir türlü işi bitmez; çok parası, malı olsa da hep kendini fakir görür; öylesine amaçlar edinir ki, asla ulaşamayacağı hedeflerdir.

Yine: “Kim ki; en büyük gayesi dünya olur, Allah’u Te’ala onun düşüncelerini ve işlerini istikrarsızlaştırır, gayelerine ulaşamaz. Fakirliğini gözünün önünden gidermez ve dünyadan da ancak Allah’ın kendisine yazdığı kadarını alabilir. Her kimin de gayesi âhiret ise, Allah’u Te’ala onun gönlünü derli toplu kılar, zenginliğini gönlüne yerleştirir ve dünyası onu arayarak peşinden koşturur.” Bu hadis yukarıdaki âyetin açıklamasıdır.

Bunları anlamak, bilmek ancak şeri’atın nurundan ışık alan bir akıl ile mümkündür. O  akıl ki; herşeyi yaratan Allah’a güvenen ve ona tevekkül eden akl-ı selîmdir.

 

 

 

 

            ON SEKİZİNCİ BÖLÜM

 

AKLIN VE ŞERİ’ATIN TEZAHÜRLERİ İLE BUNLARIN

BİRİBİRLERİNE OLAN İHTİYACI

 

Bu bölüm, akıl ile şeri’atın tezahürü (ortaya çıkması) ve bunların birinin diğerine olan ihtiyacı ve yardımı hakkındadır.

Bilinmelidir ki; şeri’attan kopuk, şeri’ata dayanmayan bir akıl hidâyet (doğru yolu) bulamaz. Şeri’at da akıl olmadan anlaşılamaz. Akıl bir yapının temeli, şeri’at ise temel üzerine inşa edilen bina gibidir. Bina olmazsa temel işe yaramaz; temel olmazsa da bina sübût bulmaz (gerçekleşmez). Yine akıl göz, şeri’at ışık gibidir. Dışarda ışık olmadan göz göremez, göz olmadan da ışıktan faydalanılamaz. Bundan dolayı Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur:

 “Gerçekten, Allah’tan size nur ve açık kitap geldi, onunla Allah’ın rızasını isteyenleri selâmet yollarına hidâyet eder ve kendi izniyle karanlıklardan nûra çıkarır.” (5/Mâide: 16).

Yine; akıl lamba, şeri’at ise lambaya aydınlatma enerjisi veren gaz ve yağ gibidir. Lambanın enerji aldığı gaz veya yağ olmazsa fitili işe yaramaz. Bu hususa Allah’u Te’âlâ şöyle işaret etmiştir:

“Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun temsili, içinde fitil bulunan bir lamba gibidir. O lamba cam bir fanus içindedir. O fânus da sanki inci gibi parlayan bir yıldız gibidir ki; doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaç olan zeytinden tutuşturulur. Onun yağı kendisine ateş değmese dahi neredeyse ışık verecektir; nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allah insanlara böylece örnekler verir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (24/Nûr:35).

Hidâyet veren Allah’tır. Diğer taraftan, şeri’at (din) dışarıdan gelen bir akıl; akıl ise insanın içinden gelen bir şeri’attır (dindir). Dolayısıyle bu ikisi biri diğerini destekler hatta tamamlar ve birleşirler. Şeri’at hariçten akıl olduğu içindir ki; Allah’u Te’ala onu kâfirlerin elinden almıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok yerinde bunun haberi verilmiştir:

“O inkârcılar sağırdır, dilsizdir, kördür; onlar anlamazlar,” denilmiştir.

Akıl insanın içinden gelen bir şeri’at (din) olduğu içindir ki, Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de aklı tarif ederken:

 “… İşte bu Allah’ın dinidir ki;  insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında bir değişiklik yoktur, işte dosdoğru, sapasağlam din budur…” buyurmaktadır. (30/Rûm:30).

Bu âyet-i kerîme’de Cenâb-ı Allah akla, din adı vermiştir; zira ikisi birleşmiştir. Burada şeri’at (din) nûru ile akıl nûruna işaret edilerek: “Nûr üstüne nûr’dur,” denilmişti; “Allah dilediği kimseyi nûr’una eriştirir” beyanında da Allah-ü Te’âlâ din ile aklı birleştirmiş tek bir nûr kılmıştır. Çünkü, şeri’at aklı kaybederse ışıksız kalan göz gibi birçok işlerde aciz kalır.

Sonra bilinmelidir ki; akıl tek başına iken, sadece eşyanın külliyatının (bütününü)  bilmek için yeterlidir; eşyanın cüzîyatını (teferruatını) ve onun teker teker detaylarını ve hükümlerini bilemez. Mesela: Akıl, Hakk’a itikadın güzel olduğunu bilir; doğru sözü, güzel muameleyi, adaletin isti’mâlini (faydasını), iffetli yaşamanın faziletini genel anlamda bilir ve kavrar. Fakat her şeyde bunların teker teker inceliklerini, detaylarını ve hükümlerini bilemez.

Şeri’at (din) ise eşyanın külliyatını bildirdiği gibi her birinin özellikleri hakkında bilinmesi gerektiren şeyleri de bilir ve açıklar; akıl ise bunları bilemez.

Örneğin: Domuz etinin, kanın, alkollü içkinin haram olduğunu akıl bilemez. Hangi vakitlerde yemek yemekten sakınılacağını akıl bilemez. Hangi akrabalar arasında nikâhın caiz olmayacağını ve hayız halinde olan kadına yaklaşmanın haram olduğunu da akıl bilemez. Bunlar vb. hususlar şeri’at olmadan bilinemeyecek şeylerdir.

Şeri’at, sağlıklı itikadın nizamını, fiillerin istikametini, dünya ve âhiret için faydalı olanların delillerini bildirir. Her kim onun çizgisinden çıkarsa bilsin ki; yolunu sapıtmıştır. Bunlar aklen bilinemeyeceği içindir ki; Allah’u Te’âlâ , akla ve şeri’ata fazilet ve rahmetle işaret ederek Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen şöyle buyumuştur:

Eğer Allah’ın sizin üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasa idi elbette şeytana tâbi olurdunuz, çok azınız müstesna,” buyurmuştur. (4/Nisâ:85).

Burada “azınız”dan kastedilen, hayırlı insanlardan olan seçkinlerdir.

Ayrıca, Cenab-ı Allah kuluna, Şeri’atını tebliğ etmeden sorumuluk yüklemediğini şu âyet-i kerîmelerinde beyan etmektedir:

“Biz, bir Peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz.” (17/İsrâ:15).”

“Eğer biz önceden onları azapla helâk etseydik muhakkak ki, şöyle diyeceklerdi: Ya Rabbi! Rezil ve mahcûp olmadan önce bize elçi gönderseydin de biz de âyetlerine tabi olsaydık,” (20/Tâhâ:134)”.

 

 

 

 

 

 

ON DOKUZUNCU BÖLÜM

 

ŞERİ’ATIN FAZİLETİ VE ÜSTÜNLÜĞÜ

 

Bu bölüm, şeri’atın fazileti ve üstünlüğü hakkındadır.

Bilesin ki; şeri’atın hükümleri insanın dünya ve âhiret saâdetine kavuşması için  terkîbi yapılıp hazırlanmış bir ilaç gibidir. İlacı yapan da kâinatı yaratandır. Bu ilaç ebedî hayatın devamı ve selâmeti için gerekli ve faydalıdır. Nitekim Allah (C.C.) şöyle buyurur:

“Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir nûr verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak kimse gibi olur mu?” (6/ En’âm:122).

Yine: “Böylece bizim emrimizden sana bir rûh vahyettik, kitabın ve imanın ne olduğunu bilmezdin ama Biz, onu bir nûr yaptık. Bununla kullarımızdan dilediklerimize hidâyet veririz. Şüphesiz ki; sen, gerçekten dosdoğru bir yolu göstermektesin!” (42/Şûra:52).

Cenâb-ı Hakk, İslâm Dini’ni ebedî hayatı sağlaması için bedene hayat veren bir rûh yaptı. Nitekim Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmuştur:

“De ki: Bu Kur’ân, inananlar için doğru yolu gösten bir rehberdir ve şifâdır.” (41/Mü’min:44).

“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olan derdin şifası ve müminler için hidâyet ve rahmet gelmiştir.” (10/Yunus:57).

Şeri’at yani İslâm Dini yani Kur’ân-ı Kerîm, bir taraftan da temizleyicidir. Kir ve necisleri gideren “hayat suyu” gibidir. Cenâb-ı Allah Kur’ân’ı vasfederken şöyle buyurur:

“Allah gökten su indirdi de vadiler kendi hacimlerince sel olup aktı. Bu sel, suyun yüzüne çıkan köpüğü ile çalı çırpıları aldı götürdü.” (13/ Ra’d:17).

Yine: “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (33/Ahzâb:33).”

Kur’ân-ı Kerîm bir yönü ile de nûr ve lambadır. Cenâb-ı Allah onunla karanlığı, şaşkınlığı ve cehâleti giderir. Nitekim Yüce Allah:

“Size gerçekten bir nûr, apaçık bir kitap geldi. Rızasını arayanı Allah onunla selâmet yollarına, hidâyete erdirir ve onları sırat-ı müstakîma erdirir, karanlıklardan nûra çıkarır.” (5/Mâide:15-16)”

Ve: “Allah göklerin ve yerin nûrudur.” buyurmuştur. (24/Nûr:35).

Bir yönden de dinin emir ve yasakları Allah’a kavuşturan bir vesiledir. Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen:

“Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve O’na kavuşturacak vesile arayınız,” buyrulmuştur. (5/Mâide35). Yine Cenâb-ı Hakk övdüğü kimseler hakkında:

“Onlar, Rabb’lerine -hangisi daha yakın olacak diye- bizzat vesile ararlar. O’nun rahmetini umarlar ve azâbından korkarlar.” (17/İsra:57).

Ve: “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın.” (3/Âl-i İmrân:103).

Allah (C.C.), Hz. Muhammed (S.A.V.)’in peygamberliğine ve Kur’ân-ı Kerîm’e inanmayan müşrikleri meâlen:

“Yoksa azîz ve lütufkâr olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir?” (38/Sâd:9), âyetiyle muâheze ederken (azarlarken):

“Öyle ise (akıllarına gelebilecek) her türlü vasıta ile (benzer bir ilâhi makama) ulaşmayı denesinler (bakalım)! (38/Sâd:10) âyet-i kerîmesiyle de  insanı her türlü ulaşım araçlarını yapma bilgisiyle donattığına işaret etmektedir. İnsana verilen bu bilgiye şu âyet-i kerîme ile de temas edilmiştir:

“Ona yeryüzünde güvenli bir yer sağladık ve onu, (ulaşacağı) her şeye doğru araçlarla ulaşma (bilgisiyle) donattık.” (18/Kehf:84).

Bir yönden de Kur’ân-ı Kerîm’in buyrukları dosdoğru bir yoldur. Nitekim:

“Şüphesiz bu, Benim dosdoğru yolumdur; onu izleyin; başka yolları izlemeyin ki, sizi O’nun yolundan saptırıp parçalamasınlar,” buyrulmuştur. (6/En’âm:153),”

 

                                                 ***

 

Bazı âlimler Kur’ân-ı Kerîm’deki:

“Ey kavmim! Allah’ın size (vatan olarak) yazdığı Arz-ı Mukaddes’e girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin, yoksa ziyâna uğrayanlar olarak dönmüş olursunuz,” (5/Mâide:21) meâlindeki bu âyette zikr olunan Arz-ı Mukaddes’ten murâd, dünyada şeri’at ve âhirette de cennettir,” derler. Çünkü cennet öyle bir yurttur ki; oraya girenler; geri dünüşü olmayan yani vazgeçilemeyecek, eşi ve benzeri olmayan saâdete nail olmuşlardır. Cennet öylesine büyük bir saâdettir ki, ona erişen insan için istisna edilecek bir başka mutluluk olamaz. Şeri’attan dönüş yapılacak olur ise o zaman da Cennet nimetlerinden ve âhiret saâdetinden mahrum kalınacağından dolayı ziyana uğrayanlardan yani cehennemliklerden olacaktır.

Fakat dünyada bulunan “Beyt-ül Mukaddes’e (Mescid-ül Aksâ’ya)” girmek bizzat sevap kazandıran bir durum değildir.

Sevap kazandıran şeyler başkadır. Oraya girişin özel bir maksadı olmalı ve özel bir biçimde ve ziyaret için girilmelidir. Yine bu âlimlere göre:

“Görmezler mi, biz haremi (Mekke şehrini) nasıl emniyet yeri yaptık? Halbuki oranın etrafından insanlar kapılıp götürülüyordu. Hâla bâtıla inanıp Allah’ın nimetlerini inkâr mı ediyorsunuz? (29/Ankebût: 67) âyet-i kerîmesinde zikredilen Harem, Kudüs’tür (Harem-i Şerif’tir) dediler.

Bazı fâkihler, Muhammed Es-Sadık’ın oğlu Cafer’e bu âyet-i kerîme’de murâd olunan yer hakkında: “Mekke’nin etrafından insanlar alıp götürülüyor muydu?” diye sorduklarında Cafer b. es-Sadık: “Sübhanallah! Beytullah’ın etrafından alıp götürülen insanlardan daha çok hangi yerde götürülmüştür?” dediler ve: “Âyette işaret edilen yerden maksat Mekke’dir,” demişlerdir.

Yine Allah Teâla’nın: “Kendilerine şu şehirde (Kudüs’te) yerleşin ve orada dilediğiniz gibi (nimetlerinden) yiyin ve ‘Bağışlanmak istiyoruz,’ deyin ve kapıdan eğilerek girin ki; hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere ileride ihsanımızı daha da artıracağız, demiştik,” (7/A’râf:161) meâlimdeki âyet-i kerîmesinde zikrolunan yerden maksat dünyada İslâm Dini’nin ahkâmı, âhirette de cennettir. Âlimlerin sözünün doğruluğuna şu âyet-i kerîme de delalet etmektedir; Yüce Allah meâlen:

 “Size verilen şey dünya hayatı ve onun ziynetinden ibarettir. Allah katında olan ise daha hayırlı ve kalıcıdır, aklınız ermez mi?” buyurmaktadır. (28/Kasas:60).

Ve Resûlullah’ın: “Sefer yapın, ganimete erersiniz” meâlindeki sözlerinde vaad edilen seferden murâd da dünyada İslam Dini’nin ahkâmına riayet, âhirette de cennet yurduna sefer etmektir. Ve yine bunun gibi: “O halde Allah’a koşun,” (51/Zâriyât:50) âyet-i kerîmesinde koşulması istenen yer de cennet yurdudur.

Yine Hacc-ı Ekber’e (Büyük Hacc’a) davette de istenilen, dinin ahkâmına davet ve kurallarına riayettir:

“Allah’tan ve Resûlundan, Büyük Hacc Günü’ne insanlar için davet vardır.” (9/Tövbe:3).”

Yine: “Allah için insanlardan gücü yeten üzerine hacc etmek farz kılınmıştır.”

Ve keza: “Hakkıyla Allah için cihad edin! (22/Hac:78).

Ve en büyük hicret: “Allah’ın yeri geniş değil miydi? Siz de oraya hicret etseydiniz ya!” (4/Nisâ:97) âyetlerinde işaret buyrulan yer Beyt-Ullâh’tır (Harem-i Şeriftir).

Hâsıl-ı kelâm; bütün bu emirlerden maksat, insanoğlunu dünyada Kur’ân-ı Kerîm’in (Şeri’atın) hükümlerine, emirlerine, yasaklarına itaâta yöneltmek ve âhirette de cennet yurduna kavuşturmak suretiyle ebedî saâdete (mutluluğa) erdirmektir.

 

 

 

 

 

YİRMİNCİ BÖLÜM

 

            KENDİNİ ŞERİ’ATA VE ALLAH’A UBUDİYETE TAHSİS

       ETMEYEN İNSAN KÂMİL İNSAN DEĞİLDİR

 

Bu bölüm kâmil bir insan olmanın yegâne yolunun, kendini Şeri’ata ve Allah’a ibadete adamak olduğu hakkındadır.

İnsanın, kâmil bir insan olması ancak ve ancak akıl-ı selîm iledir.

Madem ki; insan aklıyla insandır, aklı alındıktan sonra insan olmaktan çıkar ve sorumsuz herhangi bir canlıdan farkı kalmaz; sadece şeklen insana benzeyen bir cisim veya cansız bir heykelden ibâret kalır. Hatta var olan akıl da hidâyetini şeri’attan almadığı takdirde kâmil bir akıl olamaz.

Yukarıda kâfirlerin aklının olmadığına dikkat çekildi.

Şeri’atta hidâyet ise kulların Allah’a ibadet etmelerinden ibarettir. Zira Allah, kullarını kendisine ibadet etmeleri için yarattı. Bundan dolayıdır ki, Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Ben cin ve insi ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım, Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da beklemiyorum! (51/Zâriyât:56-57).

Yine: “Onlar yalnız dini O’na has kılarak ve hanifler olarak Allah’a hâlisane ibadetle emrolundular…” buyrulmuştur. (98/Beyyine:5).

Bir şey ki; bir sebepten dolayı var edildi, o şey olmadığı zaman  o da yok hükmünde olur. Onun içindir ki; çoğu kere bir şeyde noksanlık olduğu için o şey yok sayılır.

Mesela: Bir atta, atlık özelliği olmazsa ona: “O at değildir,” derler. Keza bir insanda, kendisinden beklenen insanlık eksik ise ona: “Bırakın onu! O insan değildir,” derler. “Falanın gözü yoktur, filanın kulağı yoktur,” derler ya, bunlar aslında fizikî olarak olmadığı için değil, her ne kadar o organlar cisimen onlarda var ise de görevlerini tam olarak yapmadıklarından dolayı yok sayılırlar.

Nitekim Cenâb-ı Allah, uzuvlarından gereği gibi istifade etmeyen inkârcılar hakkında: “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler” buyurmuştur. Zira onlar bu azalarını beklenilen faydayı sağlayacak bir şekilde hakka yönelik olarak kullanmıyorlar.

İnsan Allah’a karşı kulluk görevini yaptığı nisbette insandır. Bu görevini mükemmel bir şekilde yapıyorsa mükemmel insandır. Fakat ubûdiyet (kulluk) görevlerini bırakmış, terketmiş ve atmışsa insanlığından sıyrılmıştır. Artık o bir insan değil bir hayvandır. Hatta hayvandan da daha aşağıdır. İşte kâfirlerin durumunun böyle olduğunu Cenâb-ı Hak şöyle beyan ediyor:

“Onlar ancak hayvanlar gibidir; belki daha da sapıktırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (7/A’râf:179).

Yine: “Şüphesiz Allah katında yeryüzünde yaşayanların en kötüsü, hakkı akıllarına koyamayan sağır ve dilsizlerdir,” buyrulmuştur. (8/Enfâl:22).

Allah’u Te’âlâ bunlara hayvan sıfatını dahi çok görerek: “Onlardan daha aşağıdır,” buyurmuş, hem de yaratıklar arasından en şerlileri olarak bildirmiştir. Cenâb-ı Hak onların konuşmalarını da değerlendirmiştir:

“Onların Beytullah yanındaki duâları da sadece el çırpmak ve ıslık çalmaktan ibarettir.” (8/Enfâl:35).”

Onları öten kuşlara benzetti ve söylediklerini de insan sözü olarak nitelendirmedi.

Dinsiz olan bir kimse kamil bir insan olamayacağıdan, sözü dine uygun olmayanın söyledikleri de insan sözü olarak değerlendirilmez. Onun için Allah’u Te’âlâ:

“Rahmân, Kur’ân-ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona konuşmayı da öğretti,” buyurmuştur. (55/Rahmân:1-4)”

Burada önce Kur’ân’ı öğretmekle başlayıp sonra insanı yarattığını bildirmiş, daha sonra da konuşmayı tâlim ettiklerini beyan buyurmuştur.

Bu sıralama insanların bildiklerine göre: “İnsanı yarattı, konuşmayı öğretti ve sonra da Kur’ân’ı öğretti,” şeklinde ifade edilmesi gerekirdi.

Zira bizim görüşümüze göre: İlk defa insan yaratıldı, sonra ona konuşma öğretildi. Dolayısıyla Kur’ân’dan önce konuşma gelmeliydi. Fakat insanın Kur’ân’ı öğreninceye kadar insan sayılmayacağına işaret olmak üzere, insana başta Kur’ân öğretilerek “İnsan” kılındı. İnsan, Kur’ân’la konuşur olduktan sonra da konuşan sayıldı.

Bu âyet-i kerîmede âtıf harfleri terk edildi. Her biri başlı başına birer cümle halinde geldi. Biri kendisinden önce gelen cümleye mâtuf (bağlı) olarak gelmedi. Bunlar, insanın ancak Allah’a kulluğu nisbetinde insan olacağını ve şeri’ata uygun konuştuğu takdirde de konuşmuş olacağını anlatmaktadır.

Denilse ki: “Sizin bu söylediğinize göre kâfire insan denmemesi gerekir. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’in tamamında onlardan da insan olarak bahsedilir!”

Biz de deriz ki: “Onlar aklın ve şeri’atın gerektirdiği gibi davranmadıkları müddetçe onlara ancak mecazî manada insan denir.

İnsanın hakiki insanlığını isbatı, akl-ı selim ile şeri’atın gereğini yerine getirmesiyle mümkündür. Eğer onu yerine getirmiyorsa hakiki manada insan değildir. Ama örfte bir takım isimlerin bir takım manalarda kullanılması yasak olmadığı gibi yadırganmaz ve garipsenmez.”

Nitekim biz malı çok olan insanlar için “zengin” deriz. Halbuki şer’î manada zenginlik mal çokluğuyla değildir. Resûlullah: “Zenginlik mal çokluğuyla değil nefsin zenginliği iledir,” buyurmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm’de de meâlen:

 “… Her kim zengin ise(yetimlerin mallarına karşı) isti’faf etsin (iffet göstersin, tenezzül etmesin) de, nasıl üç-beş kuruş koparabilirim diye aç gözlülük yapmasın!…” buyrulmuştur. (4/Nisâ:6).

Burada örfte kullanılan “zengin” ismi  kullanılmıştır. Halbuki maksat gönül zenginliğidir. Hülasa olarak bir şeyin ismi öğülerek Allah tarafından söylenildiği takdirde, o ismin içine giren en şerefli anlamını ifade eder.

“O gerçekten senin ve kavmin için zikirdir.” (43/Sebe:44).

Ayrıca: “Senin şanını ve ününü yüceltmedik mi?” (94/İnşirâh:4)”  âyet-i kerîmelerinde geçen “zikir” her ne kadar medh ve zemm (öğmek ve yermek) için söyleniyorsa da burada öğmek anlamındadır. Ve çok kere bir şey kendi ismiyle medh edilmektedir. “Falan hakikaten insandır” ve “Şu gerçek  kılıçtır,” derler. Onun için:

“Kâmil insan, zamanın nebisi yerinde sayılır,” derler.

Resûlullah (S.A.V.): “İnsan ikidir: Bilen ve öğretendir; başkası hemecdir,” buyurdular. (Hemec: Bir varlık ve değer ifade etmeyen bir böcektir.)

Bazı âlimler derler ki: “İnsan hayat sahibidir, konuşandır, ölüdür,” ki; doğrudur. Burada, bir çoklarının zannettiği gibi insanın hayatından hayvanî hayat kastedilmemiştir. Ölümünden de hayvanî ölüm kastedilmemiştir. Konuşmaktan da sadece insanın kuvvetinde olan konuşmak kastedilmedi.

Canlı derken; “Diri olanları uyarsın ve kâfirler cezayı hak etsinler diye…” (36/Yâsîn:70) âyetinde kastedilen canlılık kast edilmiştir.

Konuşmaktan ise: “Ona beyanı öğretti…” (55/Rahmân:4) âyetindeki mana kastedildi.

Ölüden ise: “Şeri’at hükümlerine göre ve onun gerektirdiği nisbette öldürülen şehvet ve gazab kuvvetlerinin kahredilmiş olması kastedilmiştir.”

İşte o zaman insan iradesi ile ölü, tabiatı ile diri olur. Nitekim: “İradesi ile ölü, tabiatı ile yaşıyor” derler.

Hz. Ali (K.V.) şöyle söylemiştir: “Her kim dünyada ölürse âhirette hayat sahibidir.”

 

 

 

 

 

YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM

 

İNSANIN ŞERİ’ATA TAALLUK EDEN FİİLLERİ

 

Bu bölüm, insanın Şeri’ata taalluk eden (şeri’atla ilgili olan) fiilleri hakkındadır.

İnsan, hâllerinde iki yönlüdür. Bir insanın bu hâllerden ayrı kalması mümkün değildir.

Birinci hâl: İnsanın bu hâlindeki fiil ve davranışlarından dolayı medh veya zemmedilmesi  (öğülmesi ve kınanması) sözkonusu değildir. İnsan bu hâlinin icabı fiillerinden dolayı sorumlu ve mükellef tutulmamıştır.

Bunlar iki türlüdür:

1- Bu manadaki hâllerinden birisi zarurî hâldir ki; insanın bunlardan sıyrılması mümkün olmaz. Nefes alıp vermesi, kan dolaşımı, nabzının atması ve benzeri hâller bu kabildendir.

2- İnsanın unutarak, yanılarak ya da hata ile yaptığı işlerle ilgili hâlidir ki; bu hâldeki fiiller her ne kadar insanın kendi kudretinde olan fiiller ise de insan bu fiillerinden dolayı da sorumlu değildir. Bununla ilgili olarak Resûlullah (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır:

 “Ümmetimden; hata ile (yanılarak), unutarak ve mecburiyetten dolayı yaptığı  işlerin günahı kaldırılmıştır.”

İkinci hâl:  Bu hâliyle insan yaptığı bir kısım fiillerinden dolayı hem medh edilir hem de zemmedilir. Çünkü, bu hâldeki fiil ve davranışlarından dolayı sorumluluğu vardır.

Bunlar da üç türlüdür:

1- Beden uzuvlarıyla yapılan kalkmak, oturmak, binmek, yürümek, bakmak vb.leri ile birkaç uzvun birlikte kullanılmasıyla yapılan fiiller.

2- İnsanın nefsinin ruhî istek ve arzularıdır ki; bunlar: Şehvet, korku, lezzet, acıma, sevinme, öfkelenme, şevk, rahmet, kıskançlık ve benzeri arzular ve tezahürleridir.

3- Temyiz etmeye, bilgiye ve inanca dayanarak yapılan fiil ve davranışlar.

İnsan bu guruptaki fill ve davranışlarından dolayı hem medh edilir hem de zemmedilir. İnsanın medhedilmesi (öğülmesi), fiillerinin güzel olması ve nefsanî arzularının da istikamette (doğru) olması ile olur ki; bu da kalbin temiz ve itikadının kuvvetli olması ile gerçekleşir. İnsanın marifeti (bilgisi ve itikadı) güçlü olduğu nisbette bunlar da güçlenir. Zemme (ayıplanmaya, yerilmeye) müstahak olması ise, bunların zıddı olarak tezahür eder ve ibadetlerindeki eksikliklerden dolayıdır.

İnsan bütün fiillerini ibadet niyetiyle; sezgiye, temyize, bilgiye ve inanca dayalı olarak yaparsa Allah indinde bir değer kazanır. Bir fiil ister yapılması mecburi olsun, isterse yapılması sevap olan amellerden olsun Cenâb-ı Allah’ın rızası aranarak icrâ edilmiş ise ibâdet olma durumu vardır. Ayrıca ibâdetler, aklın bedâheti (ilk ve apaçık kavraması) üzerine ya kitap, ya sünnet, ya da icma’ (fikir birliği) üzerine kurulmuştur. Bütün bu değerlendirmeler ve hükümler Kur’ân-ı Kerîm’e dayanır. Zira Cenâb-ı Hak:

“Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık,” buyurmuştur. (6/Enam:38).

Muhakkak ki; Kur’ân-ı Kerîm’in ihtivâ ettiği hükmü anlayan anladı, cahil kalan da cahil kalmıştır. İnsan kendisine mubâh olan fiil ve davranışlarında, Allah’ın hükümlerine bağlı kalırsa ibâdet sayılır ve ibâdet sevabına müstahak olur. Hz. Resûlun, Sa’d b. Ebî Vakkas’a dediği gibi ki:

“Sen yaptığın her işinden sevap alacaksın, hatta zevcenin ağzına  bıraktığın bir lokmaya varıncaya kadar!..” buyurmuştur.

Burada Sa’d’a olan hitaptan, Allah’ın hikmetlerine riayetin inceliği anlatılmıştır. Bu cümleden olarak, Hz. Peygamber (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) buyurdu ki:

“Bir müslüman bir ağaç dikerse, ondan yenilen her şey onun adına sadakadır.” ve “İşin küçüğü ve büyüğü herkes için sevap kazanma vesilesidir.”

Ve bu fiil ve davranışlar Peygamber ve ona yakın olan herkes için vaciptir.

Zira Cenâb-ı Hakk’ın:

“Allah’ın sana emrettiği gibi dosdoğru ol! (11/Hud:112),” emri Kur’ân’ın muhatabı olan herkesi ilgilendirir ki; her müslüman kendisini Kur’ân’ın muhatabı olarak görmelidir.

 

 

 

 

YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM

 

                                    İBÂDETİN TARİFİ VE HAKİKATLARI

 

Bu bölüm, ibâdetin hakikati hakkındadır.

İbâdet: İnsanın Allah’ın kulu olduğunun biliciyle, O’nun emir ve yasaklarına uyarak, kurbiyyet (Allah’a yakınlık kazanmak) niyetiyle yaşamasıdır.

İbâdetler ihtiyârî (iradeli) fiillerdir. İbâdet bedeni şehvetlere münâfîdir (zıttıt). İbâdet, niyet ve irade ile yapıldığı takdirde insandan sâdır olur. Böyle yapılan ibâdet kabûl görür ve Allah’ın yakınlığına nail olur. İbâdet, Allah’a yakınlık niyyetiyle ve şeri’ata itaat maksadıyla yerine getirilmelidir.

“İbâdet ihtiyârî bir fiildir” sözü, zaruri ve cebrî olan fiillerin bu tarifin kapsamı dışında kaldığını belirtmektedir. Bunun içine ihtiyârî olarak terk edilen fiiller girer.

Terk etme konusu da iki kısımdır:

Birincisi: Kasten ve kendi ihtiyârı (iradesi) ile terktir ki; bu şekilde olan terk etmeler iradî birfiil olduğundan sorumluluğu gerektirir.

İkincisi: Mutlak yok olan terktir ki; bunda bir seçme, dileme yoktur. İhtiyârın (seçme iradesinin) yokluğundan olan terk hiçbir zaman iradî fiil değildir ve sorumluluğu gerektirmez.

“İbâdet, bedenî şehevâta münâfidir (bedeni arzulara zıttır)” sözümüzle de tâat (ibadet ve itaat niteliği) olmayan fiiller tarifin dışındadır. Yani ibâdet niteliği olmayan fiiller bedeni arzulara zıttır. Elbette ki, insanın bedenî arzularının da ibâdet niteliğindeki fiillere ihtiyacı vardır.

Mubâh olan fiillere gelince, yemek, içmek, cinsi münasebette bulunmak gibi şeyler ibâdet değildir. Fakat insan bunları da şeri’at adına, o niyetle yaptığı zaman ibâdet olur.

“İbâdet, Allah’a yakınlık niyetiyle yapılır,” sözümüz ile de ibâdet niyetiyle olmayan ya da bir niyeti var ama Allah’a yakınlık değil de göstermelik olarak yaptı ise bu fiil ibâdet değildir.

“Şeri’ata itâat için,” sözümüzle de, Şeri’ata uygun olmayan fiiller hariçtir. Bir işi kurbet (Allah’a yakınlık) niyetiyle yapsa da, şeri’ata uymazsa yine de ibâdet olmaz.

O halde bir fiilin ibâdet olabilmesi için yukarıdaki tarifte sayılan bütün nitelikleri içermesi gereklidir.

(Not: Burada bazı zikir halkalarındaki hareketlerin ibâdete uygun olup olmadığı akla geliyor.)

 

 

 

 

YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

                        İLİM VE AMEL BAKIMINDAN İBÂDETLERİN NEV’ÎLERİ

 

Bu bölüm, ilim ve amel olmak üzere ibâdâtın (ibâdetlerin) nev’îleri hakkındadır.

İbâdetin iki yönü vardır: İlme dayanan yönü ve amele dayanan yönü. İlim ve amel birbiri ile bağlantılı ve içiçedir. Yani ibâdette ilim ile amel içiçedir. Çünkü ilim temel, amel ise bina gibidir. Nasıl ki, üzerinde bina olmazsa temelin bir faydası yok ise altında temeli olmayan bir bina da inşa edilemez, yükseltilemez ve sabit olamaz. Keza amel olmadan sadece ilim insanı kurtarmaz, ilim olmadan da amelin değeri olmaz. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak:

“Kim izzet ve şeref istiyorsa, bilsin ki; izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır. O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a sâlih amel ulaştırır,” buyurmuştur. (35/Fâtır:10)”.

Böyle olmakla beraber bu ikisi arasından ilim amelden daha üstün ve şereflidir. Ama ilim de amelsiz olursa insanı kurtaramaz. Onun şerefiyle ilgili olarak Resûlullah (S.A.V.)’e bir adam: “Ameller arasından hangisi efdaldir?” diye sorduğunda, Resûlullah:

“İlim,” dedi. Adam ikinci ve üçüncü defa sordu. Resûlullah hep “İlim,” dedi. Adam: “Ya Resûlallah! Ben ameller arasından diyorum, ilim sormuyorum,” dedi.

Resûlullah: “İlime dayanan az amel, ilimsiz yapılacak çok amelden hayırlıdır,” buyurdular.

Yine Resûlullah: “İlmi aramak her müslüman üzerine farzdır,” buyurdular.

İlim iki kısımdır:  Biri nazarî, ikincisi amelîdir.

1- Nazarî ilim: Nazarî olan ilmin bilinmesi yeterlidir. Onun ötesinde o bilgi için amele ihtiyaç yoktur. İnsanın, Allah’ın vahdâniyetini bilmesi, meleklerini, kitaplarını, Peygamberlerini, âhiret gününü bilmesi ve göğü tanıması gibi ilimlere amel taalluk etmez.

2- Amelî ilim: Amelî ilimde ise, onu bilmek yetmez onunla amel edilmesi de gerekir. İnsanın; namazı, zekâtı, cihâdı, orucu, haccı ve ana-baba hakkını hem bilmesi hem de bunlarla ilgili sorumluluklarını yerine getirmesinin gerekliliği bu kabildendir.

 

Amelî ilimle ilgili olan ameller üç kısımdır:

 

I-  Kalbe mahsûs ameller

II- Bedene mahsûs ameller

III-Beden ve kalbin müşterek olduğu ameller.

İlime, kazanılan bir vasıf olarak bakıldığında onu kazanmak başlı başına bir ameldir. Ama ilim kazanılır kalbe yerleşirse artık amel olmaktan çıkar. Başka bir yönden bakıldığı zaman ise, onun vâcib (mecburi, zaruri) ve mendûb (müstehab, beğenilen-iyi) olan tarafı olduğu görülür. Vâcib olan tarafına adalet ve mendûb olan tarafına da ihsan (iyilik) denir. Şu âyet-i kerîme’de bunların her ikisi de zikredilmiştir:

“Şüphesiz ki Allah; adaleti ve ihsanı, akrabaya yardım etmeyi emreder (16/Nahl:90).

İnsan farz ve adaleti düşünüp, araştırıp onlarla amel ederse sevap kazanmış olur; terk ederse de azâba müstahak olur. Mendûb ve ihsan dediğimiz şeyde ise onunla amel ettiği vakit sevap kazanır ama terk ettiği vakit azâb verilmez.

İnsaf (her şeyi yerli yerince yapmak) adalettendir. Fazilet ise birr (temizlik, günahtan çekinmek) ve ihsandır (iyilik yapmaktır).

İnsaf hayrı hayr ile, şerri şer ile karşılamaktır. Yani benzeri ve misliyle mükabele etmektir.

Fazilet ve birr ise hayrı fazlasıyla ve şerri daha az şer ile karşılamaktır.

İhsan ve fazilet adalette ihtiyât (tedbirlilik) etmektir ki; bir halel (eksiklik) vaki olmaktan emin olunsun! Bu ise verirken borcundan fazlasını vermek ve alırken de hakkından az almak suretiyle yapılır. Bu ihtiyâttır ve akıllılıktır. Zekâtını fazla olarak fakire vermek, yetimin malından alabileceğinden daha azını almak vb. gibi davranışlar…

Adalet her ne kadar güzel ise de fazilet ondan daha güzeldir.

Allah’u Te’âlâ: “Her kim zulme uğradıktan sonra kedisini meşru yoldan müdafaa ederse, onun cezalandırılması için bir yol yoktur,” buyurmuştur. (42/Şûrâ:41).

Yine: “… Affetmeniz takvaya daha yakındır. Aranızdaki iyilik ve ihsanı unutmayın!..” (2/Bakara:237) buyurmak suretiyle ihsanın güzel, faziletin ise daha da güzel olduğuna işaret etmiştir.

Yine: “İyilik edenler için iyilik ve daha da fazlası vardır,” buyrulmuştur. (10/Yunus:26).

İnsan ancak âdil ve insaflı olduktan sonra ihsan ve fazilet gösterebilir. Ama kendisi üzerine düşen şeyi bırakır da üzerine düşmeyen şeye yeltenirse buna fazilet denmez. Fazilet ancak kendisine düşeni yerine getirdikten sonra fazladan yapılan iylikti. Bir konuda kendi hakkını alan ve ödemesi gereken borcunu ödeyen kimse sadece adalet ve insaf yapmış olur; bunda bir fazilet yoktur.

 

                                                  ***

 

İlim, keyfiyet itibariyle ikidir: Biri tasavvurî, diğeri tasdikî.

1- Tasavvurî ilim: İnsanın bir şeyin manasını kendi nefsinde bilmesidir. Bir bilginin doğruluğu kendi nezdinde delilleriyle sabit olsa da olmasa da o bilginin sıhhatini, doğruluğunu bilmiş olması durumudur. Örneğin; Namazın farz olduğunu, rükûn ve şartlarını bilen bir kimsenin bilgisi gibi. Namaz ve şartlarının sıhhati, o kimse nezdinde sübût bulmamış (gerçekleşmemiş) ise  bu bilgi tasavvurdur.

2- Tasdikî ilim ise: İnsanın bir şeyi düşünmesi ve o şeyin sıhhatını gerektiren delilleriyle kendi nezdinde sübût bulmasıdır.

Tasdike ait bilgiler de üç türlüdür:

Birincisi: Gâlip (kuvvetli) zann ile sabit olan bilgilerdir. Bu çeşit bilginin hakkında delil vardır ama biraz da şüphe vardır. Dolayısıyla bu şüphenin o bilgiyi zayıflatması veya hükümsüz kılması mümkündür. Bununla ilgili olarak Allah’u Te’âlâ şöyle buyurdu:

“Takvâya erenler yok mu? Onlara şeytandan bir şey (vesvese) dokunduğu zaman iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki, onlar gerçeği görmüşlerdir.” (7/A’râf:201).

İkincisi: “İlme’l-yakîn” (kesin) bilgidir. İnsanın bir şeyi kesin olarak bilmesi ve kesin bildiğini de idrak etmesidir. Onun üzerine artık şüphe gelmez. Yani; “3+3=6 eder” gibi bilmesidir ki; bunun daha fazla veya daha eksik olması söz konusu değildir. Bununla ilgili olarak Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur:

“Mü’minler ancak onlardır ki, Allah’a ve Resûluna inanırlar ve ondan sonra da şüphe etmezler.” (49/Hucurât:15).

Üçüncüsü: “Ayne’l-yakîn” bilgidir. Bu bilgide insanın bir şeyi akl-ı selîmi ile görmesi, uyanık halinde ya da uyku halinde basiretiyle müşâhede etmesidir. Allah’u Te’âlâ bunlara şu âyet-i kerîmelerde işaret buyurdu:

“Hayır sonra bilirsiniz, hayır sonra ileride bilirsiniz, hayır eğer ilme’l-yakîn bilmiş olsaydınız, cahimi (cehennemi) göreceğinizi, sonra onu gözlerinizle yakiynen göreceğinizi bilseydiniz, çoklukla övünüp oyalanmazdınız.” (102/Tekâsür:3-7).

Sadece mücerret (net, açık) tasavvura (tasarıma) ait bilgiler ise umuma ait bilgilerdir. Allah (C.C.) bu hususta umuma yönelik olarak Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen şöyle buyurmuştur:

“Eğer onu Resûle ve yetki sahibi kimselere (âlimlere) götürselerdi, onların arasından işin iç yüzünü anlayanlar onun ne olduğunu bilirlerdi.” (4/Nisâ:83).

“Zann-ı gâlib” ile hâsıl olan bilgiler ise amme (herkes) içindir. Allah (C.C.) bu bilgilere sahip olanları şöyle övmüştür:

 “Onlar kesinlikle Rablerine döneceklerini ve kavuşacaklarını düşünen ve bilen kimselerdir.” (2/Bakara:46).

“İlm-el-yakîn”e gelince, o sadece husûsidir ve âlimlerde hâsıl olan bilgidir.

“Ayne’l-yakîn” bilgi ise, bu dünyada ancak Peygamberlere ve bazı sıddîklere aittir.

Resûlullah, bu bilgiye şöyle işaret etmişlerdir:

“Gözüm uyur kalbim uyumaz.”

Yine: “Önümden gördüğüm gibi arkamdan da görürüm.”

Ve Hz. Ali’nin: “Perdem kaldırılsa dahi yakînim (kesin kanaatım) artmaz,” dediği gibidir.

Bazı âlimler derler ki: “İlme’l-yakîn, akıl için fikirle ve zikirle olur. Akıl, fikriyle ve araştırmasıyla me’arifi (bilgileri) idrâk eder. Unuttuğu, gafil kaldığı ya da ondan başka bir şeyle meşgul olduğu vakit zikriyle onları zihninde oluşturur, hazır bulur. Zihniyle devamlı olarak onu kontrol eder. Sanki hissî bir şeye bakıyormuş gibi bakar. Onun gözünden kaçmaz; onu aramaya, düşünmeye de ihtiyacı kalmaz. Onun için şöyle söylerler:

“İnsan akliyle, fikriyle Hakk’a bakar. Melekler ise hep zihinleriyle bakar, aramaya ve düşünmeye gerek kalmaz.

 

                                                            ***

 

            İnsan bilgiden nasıl istifade etmeli?

 

İnsanın bilgiden istifade etme ve onu başkalarına ifade etmede üç durum vardır:

1-Yalnız öğrenip istifade etme durumu,

2-Yalnız başkalarına öğretme durumu,

3-Kendinin fevkinde olanlardan öğrenip istifade etme ve kendisinden aşağıda olanlara öğretme durumu.

Hep öğreten durumunda olup öğrenme ihtiyacı olmayan insan çok azdır. Zira, her ilim sahibinin üstünde bir ilim sahibi vardır. Taa, Allah’u Te’âlâ’ya – ‘Allamul guyub’a- varıncaya kadar. İstifade etmenin ve öğrenmenin önemine ve gerekliliğine Allah (C.C.), Musa (A.S.)’ın hikâyesinde şöyle uyarmıştır:

“Sana öğretilen doğruluktan bana öğretmek üzere sana tabi olabilir miyim?” (18/Kehf:66).

Süleyman (A.S.)’ın kıssasında ise hüdhüd kuşu ile uyarıldı:

“Senin bilmediğin bir ilmi (bilgiyi) öğrendim.” (27/Neml:22).

Büyükler de bazen, bazı ilimlerde küçüklere mutaç olabiliyor. İnsan hayatta olduğu müddetçe öğrenmeye de  öğretmeye de muhtaçtır.

Resûlullah (S.A.V.):

“İnsanlar ya âlimdir, ya müteallimdir (öğrenendir) bundan ötesi hemeçtir (değersizdir, boştur),” buyurmuştur.

 

 

 

 

 

 

YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

İBÂDETLERDEN AMAÇ NEFSİ (RÛHU) TEMİZLEMEK VE ONA

                TAM SIHHATİNİ KAZANDIRMAKTIR

 

Bu bölüm; ibâdetten maksadın, nefsi temizlemek ve sağlığı celbetmek olduğu hakkındadır.

Allah’u Te’âlâ kullarını; bir ağanın hizmetçilerinin, bir efendinin kölelerinin hizmetlerinden istifade ettiği gibi istifade edeyim ya da onları tedip (haddini bildirme) edeyim diye mükellef tutmamıştır.

Allah’u Te’âlâ âlemlerden müstağni (kimseye ihtiyacı olmayan) ve ihtiyaçlardan münezzehtir (Allah hiç bir şeye muhtaç değildir).

İnsanların ibâdetle mükellef tutulmalarının hikmetleri vardır. O’nun, kulları için kolaylık murâd ettiği şu âyet-i kerîmeden anlaşılmaktadır:

“Allah sizin için kolaylık murâd eder, zorluk murâd etmez.” (2/Bakara: 185).

Bilâkis Alla’u Te’âlâ insanları mükellef tutarken onları temizlemek, nefsanî hastalıklardan kurtarmak istemiştir ki; böylece insanlar ebedî hayata ve sermed-i selâmete (daimi mutluluğa) ersinler. Zîrâ dünyaya gelen bir kimse, âhiret yurdunun saâdetini kazanmış olan insanlara nisbetle bir bakıma ölü gibidir. Bu kimsenin onları görecek gözü, dinleyecek kulağı, onlarla konuşacak bir lisanı ve onları anlayacak aklı ve kalbi yoktur.

Bu saydıklarımız dünya hayatında fizyolojik olarak insanın sahip bulunduğu hayat veya görme, işitme uzuvlarına benzemez.  Çünkü Allah’u Te’âlâ bu vasıfları kâfirlerden nefyetmiş (uzaklaştırmış), küfür ehlinin bu vasıflara sahip olmadığını ve bu hususta onların ölüler mesâbeside olduğunu bildirmiştir. Bununla ilgili olarak Rûm Sûresi’nin 52 ve 53. âyet-i kerîme’lerinde şöyle buyrulmuştur.:

“Onlar sağırdır, dilsizdir, kördür, onlar anlayamazlar.”

İnsanın, başlanğıçta bu kuvvetleri edinme melekesi vardır. Kendi nefsinde bunları ihmal etmekle bu melekeler ve istîdatlar körelir ve kaybolur. Ve ondan sonra da bu melekeleri ve istîdatları yeniden geliştirmek ve tekrar kazanmak mümkün olmaz. Yanan kömürün külünden bir daha ateş olamadığı gibi insan da bir daha bu kuvveti elde edemez.

Zira, her kim fısk (günah) ve küfründe ısrar ederse ya ölü,  ya hasta, ya da sağır olur ve âdeta ölü haline gelir; bir daha da asla şifa bulamaz.

Bundan dolayı Cenâb-ı Hak:

 “Sen gerçekten ölüye duyuramazsın, sağıra da duyuramazsın; bir arkasını dönüp yürüdükten sonra körü de sapıklığından geri döndürüp kendisine hidâyet veremezsin, buyurmuştur. (30/Rûm:52-53).

Yine: “Onlar, sağır, dilsiz ve kördür; anlayamazlar,” buyruldu.

“Kalplerinde hastalık vardır, sana bakarlarken üzerlerine ölüm gelmiş kimselerin bakışı gibi bakarlar.” (47/Muhammed:20).

“Müşrikler neces-pislik-ten başka bir şey değildir (9/Tevbe:28).

“Canlı olanları uyarmak üzere…”

“Eli ve gözü olanlar…”buyrulmuştur. (38/Sâd:45).

Her kim bu kuvvetler kendisinden gitmeden önce hayat, sıhhat, temizlik kazanır ve bunlara itina gösterirse onlar hayat, duyma, görme melekelerini kazanarak temizlenmiş ve Allah’ın emrettiği gibi de azıklarını hazırlamış olurlar. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen:

“(Ey mü’minler! Ahiret için) azık edinin, bilesiniz ki; en hayırlı azık takvâdır,” buyrulmuştur.” (2/Bakara:197).

İşte bu kimse kesin delil ile doğru yolu bulmuş, hidâyete ermiştir ki; Cenâb-ı Allah bu hususu şöyle bildirmiştir:

“Sen gerçekten istikamet yoluna davet edersin; o Allah’ın yolu ki, göklerin ve yerin sahibinin yoludur, dikkat edin bütün işlerin sonu Allah’a varır.” (42/Şûra:52-53).

Bunlar, Allah’ın şu emirleri doğrultusunda amel etmiş olurlar:

“Siz Rabbinizden bir bağışlanmaya ve eni, gökle yerin eni gibi olan cennete doğru yarışın!” (57/Hadîd:21).

Ve şu sıfatları kazanırlar: “İşte onlar hayra koşuşurlar ve hayr (iyilik) için yarışırlar.” (23/Mu’minûn: 61).

Ondan sonra da onlar:

 “… Rabbinize ibâdet edin; hayr işleyin ki, felâha (kurtuluşa) eresiniz,” (22/Hac:77.) âyet-i kerîmesi’nin muhatabı olarak mutluluğa ermeye hak kazanırlar.

 

 

 

 

YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM

 

ŞERİÂTTAN BAŞKA BİR ŞEYLE TEMİZLENİP GİDERİLMESİ

        MÜMKÜN OLMAYAN MÂNEVİ HASTALIKLAR VE KİRLİLİKLER

 

Bu bölüm, Şeri’atın dışında başka şeylerle giderilmesi mümkün olmayan hastalık ve kirlilikler hakkındadır.

Nasıl ki; insanın bedeninde doğum esnasında ve sonrasında zati ve irsi olmayan birtakım ârizî maddeler mevcut oluyor ise zaman zaman da ilâhi hikmetin gereği olarak tedrîcen (yavaş yavaş) insanın vücudunda birtakım lüzumsuz fazlalıklar meydana gelir. İşte bunlar da necislerden sayılır ve temizlenip giderilmesi veya fazlalık olan kısmının izâlesi (yok edilmesi) gerekir.

Örneğin çocuğun göbeği, oğlan çocuklarında sünnet yeri; çocuğun doğum esnasındaki saçı, tırnağı; koltuk ve etek kılları veya sonradan bulaşan bit, pire vb. gibi şeylerin temizlenmesi gereklidir.

Kezâlik (bunlara benzer), insanın nefsinde de bir takım ârızalar ve hastalıklar oluşuyor ki; onların da giderilmesi gereklidir.

Örneğin: Cehâlet, açgözlülük, acelecilik, cimrilik ve zulüm gibi insan rûhunda sonradan oluşan nefsi hastalıklar vardır. İnsanın yaradılışında olup hastalık, illet niteliğindeki bu fazlalıkların giderilmesinin lüzumuna Kur’ân âyetleri ve hadis-i şerifler delâlet etmektedir.

Şöyle ki:

“İnsan aceleci bir varlık olarak yaratılmıştır. Ben size ilerde âyetlerimi göstereceğim, acele etmeyin.” (21/Enbiyâ:37) buyrularak acelecilikten uzak durulması gerektiği bildirilmiştir:

Yine: “… O (insan) gerçekten çok zalim ve son derece cahildir.” buyrulmuştur. (33/Ahzâb:72).

Cenâb-ı Hakk:

“Nefisleri cimrilik sardı.” (4/Nisâ:128).

“İnsan ‘halu’ (hırslı ve sabırsız) yaratıldı. Kendisine şer isabet ettiği zaman sızlanır durur, hayır isabet ederse de hayır yapmaz,” buyruldu. (70/Meâric:19-21)

Cenâb-ı Allah, insanın çok cimri ve nankör olduğunu da bildirilmiştir:

“İnsan aşırı derecede nankördür.” (17/İsrâ:67).

“De ki: Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız biter korkusuyla cirilik yapardınız, gerçekten insan son derece cimridir.” (17/İsrâ:100).

Bu âyetteki “kâne” ibaresi o hallerinin insanın tabiatında olduğunu sonradan edinilen bir durum olmdığını göstermektedir.

Ayrıca: “Mücadeleye (tartışmaya) en çok düşkün varlık insandır,” buyrulmuştur. (18/Kehf:54).

İnsan mücadelenin aşırısından nehyedildi. Halbuki insan bu kuvvetini dünyada kullanmaya muhtaçtır. O halde insan, dünyada kendisindeki bu kuvvetleri gerektiği zamanda, gerektiği ölçüde kullanmalıdır.

İnsan dünyadan ayrılmadan önce kendisindeki bu kuvvetlerin fazlalıklarından şeri’atın izin ve ruhsatı dairesinde arınmak durumundadır.

İnsan nefsini bu kirliliklerden ve hastalıklardan temizlemezse âhiret nimetlerine kavuşmak için yol bulamaz. Hatta dünyada da temiz ve rahat bir hayata kavuşamaz. Zira bu kirlilik ve hastalıklardan temizlendikten sonra insanın kalbindeki perdeler kaldırılır; işte o zaman insan hakkı hak ve batılı batıl olarak bilir. Lüzümsüz şeyler onu meşgul etmez. Böylece temiz ve huzurlu bir hayat yaşar. Böylece şeri’atın sınırları çerçevesinde yaşayan bir insanın dünyada edindiği geçici malları ve varlıkları onun üzerinde bir vebal ve azaba sebep olmaz.

Bundan dolayıdır ki; insan Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok yerinde ilimle ve adaletle emredilmiştir.

Nitekim Cenâb-ı Allah, Kur’ân-ı Kerîm’inde:

“Her kim nefsinin cimriliğinden korunursa, onlar gerçekten felâha erenlerin ta kendileridir,” (64/Teğâbün:16) buyurarak insanın cimrilikten korunmasını emretmiştir.

 

“… Kim mü’min olarak iyi amelde bulunursa elbette onu çok güzel bir hayat ile yaşatırız,” buyurmuştur. (16/Nahl:97).

Kâfirler hakkında ise şöyle buyrulmuştur:

“Onların malları ve evlatları seni heveslendirmesin; Allah’ın bunlarla sadece onlara dünya hayatında azap vermek, nefislerini ezmek ve kâfir olarak canlarının çıkmasını istemektedir.” (9/Tevbe:55).

İnsanın kalbi bunlardan temizlenmiş olunca o kalbe sekinet, huzur ve rahatlık girer. Nitekim:

“Müminlerin kalbine sekinet indiren O’dur ki; imanlarının yanında imanları artsın.” (48/Fetih:4).

Allah’u Te’âlâ kullarına Cennet-ül-Me’vâ’ya (cennetin bir tabakası) ve en yüksek seviyedeki kendi katında, “Mak’ad-i Sıdk”da (Takva ehlinin cennetteki makamları)  arkadaşlarına kavuşma yollarını talim buyurmuştur ki; hayratta yarışarak Rabbinin mağfiretine koşsunlar!

Ama nefsi, kirliliklerinden temizlenemeyenin kalbi şüphe ve günahlara makar (karargâh) ve mekân olur ki; Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği üzere o kimse şu duruma düşer:

“Şeytanlar kimlere gelir ve üzerlerine yüklenir, size haber vereyim mi? Onlar günahkâr, iftiracı ve  yalancılar üzerine çullanır.” (26/Şuara:221-222).

Bu yüzden onlar o saâdet yurduna yol bulamazlar.

Nitekim:

 “Onlardan her biri Cennat-ün Na’im’e gireceklerini mi ümid ediyor? Hayır (hiç ummasınlar)! Şüphesiz Biz onları, kendilerinin de bildikleri şeyden yarattık,” (70/Meâric:39) buyrulmuştur.

Onlar, o kendilerinde yaratılmış olan kirli taraflarını atmadıkça, cennete giremeyeceklerine uyarılmışlardır. Yine buna delâlet eden şu âyet-i kerîme vardır:

“Allah, mü’minleri (şu) olduğunuz hâl üzerine bırakacak değildir; sonunda onların kirlisini temizinden ayıracaktır.” (3/Âl-i İmrân:179).

İnsanın hakkı bu kuvveti kollamak, ıslah etmek ve gerektiği gibi gerektiği yerde kullanmaktır ki; şu sınıfın içinde yer alsın:

“O insanlar ki, melekler onların canlarını tatlı tatlı alırken onlara: ‘Selâm sizin üzerinize olsun; yaptıklarınızın karşılığı olarak buyurun cennete!’ derler.” (16/Nahl: 32).

İnsan bazı kere bu kirlilikler hakkında şüpheye kapılır ve:

“Ya bunları yaratan Allah değilse kimdir ve kaynağı nedir? Ya kendisinden ise? Neden kendi yarattığı şeyin atılıp giderilmesini istesin?” der.

Ona denir ki:

“Allah’u Te’âlâ’nın yarattığı ya da yaratılmasına imkân verdiği hiçbir şey yoktur ki; onda bir hikmet bulunmuş olmasın.Beşer belki onu anlayamaz. Bir takım şeylerin menfaatı belirli vakitlerde olur ya da belirli miktarda olur. Sonra da ona olan ihtiyaç biter ya da ihtiyaç fazlasıdır, fazlalığın giderilmesi gerekir. Düşünülünce bunlar açık olarak görülebilir.

Örneğin; çocuk anasından doğarken onda bulunan göbek ve cenini ihâta eden zara belirli bir süre ihtiyaç vardır. Fakat çocuk doğduktan sonra artık bunlara ihtiyaç kalmamıştır. Onların, olduğu gibi çocuğun üzerinde bırakılması artık kir ve necestir. Çocuk bunlardan arındırılmalıdır. Saç ve tırnaklar da böyledir. Belirli bir miktarda ihtiyaçtır ama fazla olunca atılması gerekir.”

 

 

 

 

 

YİRMİ ALTINCI BÖLÜM

 

HASTALIKLARIN VE KİRLİLİKLERİN GİDERİLMESİ İÇİN

GEREKEN RUHİ İSTİDATLAR VE BUNLARI KAZANDIRAN HUSUSLAR

 

Bu bölüm, giderilmesi gereken hastalık ve kirliliklerin ve o manada olan başka bulaşıkların giderilmesinde kullanılacak rûhi kuvvetler ve o kuvvetlerin oluşturulması hakkındadır.

Allah’u Te’âlâ’nın:

“Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahlarınızı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor,” (33/Ahzâb:33) âyetinde zikredilen temizliğe insanın kavuşması ve: “Kalplerinde hastalık var, Allah da onların hastalığını arttırdı,” âyetindeki hastalıktan kurtularak sıhhat kazanması ve insanda bulunan üç kuvvetin düzene konulup ıslah edilmesi için güçlü ve kuvvetli bir iradeye ihtiyacı vardır ki; bunlar insanın bütün davranış ve tasarrufunda etkilidir.

İnsanın davranış ve tasarrufunda etkili olan bu üç kuvvet ve bu kuvvetleri ıslah etmesinin faydaları:

1- Şehevî kuvvet: İnsan şehevî kuvvetini ıslah ederse iffet kazanır. Oburluk (açgözlülük) ve cinsel arzularını kontrol altına alan insan, kendini hep rahatlığa davet eden lezzetleri firenler.

2- Şahsiyetini koruma: İnsan şahsiyetini ıslah etmekle; korkaklıktan, saldırganlıktan, hasetten kurtulmuş olur. Korkuda, sinirlilikte ve kibirde orta yolu bulur.

3- Fikir (düşünce) kuvveti: Fikir kuvvetini ıslah etmekle; hamakat (ahmaklık-anlayışsızlık), gevezelik ve hafiflikten korunmuş olur. Dünya işlerini hikmete uygun olarak düzenler, fuzulî şeylerle meşgul olmaz.

İnsan bu kuvvetlerini ıslah etmekle aynı zamanda adalet kuvvetini geliştirmiş, kendine ve başkalarına yönelik tutum ve davranışlarında Allah’ın emirlerine bi-hakkın uymuş olur.

İnsanın nefsi kendisine düşmandır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Nefis gerçekten kötülükleri şiddetle emreder. Rabbimin merhamet ettiği bunun dışındadır.” (12/Yusuf:53).

Resûlullah (S.A.V.):

“En büyük düşmanın iki yanının arasında olan nefsindir. Her kim onu terbiye eder ya da şerrini bertaraf ederse zulmundan emin olur,” buyurdular.

Bu durumda nefsini terbiye edip, onu hâkimiyeti altına alan bir kimse nefsinin zararından emin kalır.

Bu hususa Cenâb-ı Allah şöyle işaret etmiştir:

“Her kim mü’min olduğu halde salih ameller işlerse, o zulma uğramaktan ve hakkının çiğnenmesinden endişe etmez.” (20/Tâhâ:112).

Yani mümün olup salih amel işleyen insanın nefsinin (şehevi arzularının) kendisine zulmetmesinden korkmaz. Çünkü nefsi onu kötülüğe sürükleyemez. Demek ki, salih ameller nefsin teminatı ve kalesidir. İşte bunun içindir ki; Cenâb-ı Allah Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz fuhşiyâtı ve münkerâtı önler, bertaraf eder,” buyurmuştur. (29/Ankebût:45).

 

 

 

 

 

YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM

 

İNSANIN YARATILIŞTAN KENDİ NEFSİNİ ISLÂH

ETMEYE ELVERİŞLİ OLMASI

 

Bu bölüm, insanın nefsinin ıslâha musait olduğu hakkındadır.

İnsan aslî yaratılışında; fiillerini, ahlâkını ıslâh etmeye, iyileştirmeye, doğruyu yanlıştan ayırt etmeye elverişlidir. Aynı zamanda bunları ifsâda (bozmaya) da müsaittir.

İnsanın hilkati (yaratılışı), hayır ve şer yollarının ikisine de elverişlidir. Ancak genellikle taraflardan birine daha meyilli olur. Bu hususa Kur’ân şöyle işaret eder:

 “Şüphesiz, Biz ona (doğru) yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör.” (76/İnsan:3).

Diğer bir âyet-i kerîme’de: “Ona iki yolu (doğru ve eğriyi) gösterdik,” buyruldu. (90/Beled:10).

Yani insana her iki yol da gösterildi ve öğretildi. Dolayısıyla, insan yaradılışında her iki tarafa da yatkındır. Öyle ki; hangi tarafını daha çok öne çıkarır ve benimserse o tarafına meyleder. Hayra yanaşırsa hayrı, şerre kapılırsa şerri âdet edinir. Âdet edindiği şey insanın tabiatı haline gelir. Tabiat haline gelen şey ise melekeleşir. Öyle ki, onu bırakmak istese dahi bırakamaz. Nitekim şöyle söylenmiştir:

“Tabiatlar ve mizaçlar, kendilerini değiştirmek isteyenlere isyan eder.”

İnsanın bu durumu yerden biten ve eğri olan bir ağaç fidanına benzer ki; ağaç henüz fidan iken onu bir iple ya da düzgün bir ağaca bağlamak suretiyle düzeltmek mümkündür. Ama büyüyüp kalınlaşınca (olacağını olduktan sonra) onu düzeltmek kolay olmaz.

Bununla ilgili olarak bir şair şöyle demiştir:

“Ağaç filiz iken düzeltilip eğriliği giderilebilir;

Fakat büyüyüp kuvvetlenen ağacın doğrultulması mümkün olmaz.”

Kur’ân-ı Kerîm’de buna şöyle işaret edilmiştir:

“Gerçekten iyilikler kötülükleri giderir.” (11/Hûd:114).

Ve: “Onlar, kötülükleri iyilikle önlerler.” (13/Ra’d:22).

Bir takım insanlar da: “İnsanların tabiatının sabit olduğunu ve terbiye kabul etmediğini, tabiatının değiştirilemeyeceğini, onun tabiatı hayr ise hayr, şer ise hep şer olarak kalacağını, değişmeyeceğini,” söylerler. Ve şu âyetlerden delil gösterirler:

“Herkes kendi mizaç ve meşrebine uygun olan işi yapar.” (17/İsrâ:84).

Ve: “Allah’ın yarattığı fitrat ki; insanları onun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışında değişiklik yoktur.” (30/Rûm:30).

Bu insanlar yukarıdaki âyetlere istinaden: “Allah buna dikkati çekmiş, insanın durumunu değiştirmeye yol yoktur,” derler.

Ayrıca Resûlullah(S.A.V.)’in: “Herkes neye yaratıldı ise ona müyesserdir (ona müsaittir)” ve: “Rabbiniz yaratmayı sonuçlandırdı; yaratma, rızık verme ve ecelini belirleme bitmiştir,” hadis-i şerifleri ile Allah’u Te’âlâ’nın:

“Biz onu gerçekten dünyada seçtik; şüphesiz o âhirette de salihlerdendir,” (2/Bakara:130)

Ve: “Biz onları âhiret yurdu için süzdük, temizledik ve onlar bizim katımızda seçkin hayırlılardandır.” (38/Sâd:46-47)”

Ve yine: “Biz onları bilerek âlemlerin üzerine seçtik,” âyetlerini delil gösterdiler. (44/Duhân:32)”

Oysa, insanlar her ne kadar aslî yaratılışları itibariyle farklı ise de mutlaka değişime ve gelişime uygun özellikleri ve fazilet kazanma kabiliyetleri de vardır. Dolayısıyla her insanın bir dereceye kadar üstün meziyetler kazanabilme kabiliyeti ve gücü vardır.

Eğer insanlarda nefsini ıslah ederek fazilet kazanma kuvvet ve istidadı olmasa idi vaaz-nasihat, eğitim ve terbiyenin gereği ve anlamı kalmazdı. Halbuki bunlar peygamberlere verilmiş görevlerdir.

 

 

 

YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM

 

İNSANIN KÖTÜLÜĞE, REZALETE DÜŞMESİNİN VE FAZİLETTE

         GERİ KALIŞININ SEBEPLERİ

 

Bu bölüm, insanın rezil olup faziletten geri kalmasının  sebepleri hakkındadır.

İnsanın faziletten geri kalmasının her hal-ü kârda bir sebebi vardır.

Ya yaradılışındaki bir noksanlık ve tabiatında kuvvet temin etmeyi engelleyen bir kısım âcizlikler mevcut olur ki; saâdet kazanmaya götürecek kuvvetleri ve sebepleri bir araya getiremez. Örneğin: Bazı zayıf tabiatlı olan (takatsiz, güçsüz, hastalıklı…) insanlar gibi.

Ya da zayıflığından dolayı günlük yiyeceğini temin etmenin ötesinde bir kaygısı olmayanlar. Onu, bu eksiğinden uyaracak birisi ona rehber olmamıştır. Bu durumda olanlar mazurdur (sorumlu değildir).

Kur’ân-ı Kerîm’de mealen:

“Allah, hiçbir nefsi kudretinin üstünde mükellef tutmaz,” buyrulmuştur. (2/Bakara:286).

Veya bundan âciz değildir ama ergenlik çağına gelmesine ömrü vefa etmemiştir. Bu durumda olan kimse:

“Her kim Allah’a ve Resûluna gitmek üzere yola koyulur da sonra ölüm onu yakalarsa onun ecri Allah’a düşer,” İlâhi mesajının muhatabı olur. (4/Nisa: 100).

Ya da bu kimseler, kendilerini yoldan çıkaracak birilerinin eline düşmüştür ve ondan kurtulamamışlardır. Şayet onlar kendilerine gerçek yolu gösreterecek ve kurtaracak birilerini bulamazlarsa ve terbiyelerine müdahale edilmezse, onlar da mazurdur. Yaptıkları yanlış şeylerin vebali kendilerinden önce onları saptıranlara ait olur.

Nitekim bunlarla ilgili olarak Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Kıyamet gününde onlar kendi günahlarının tamamı yanında bilmeden sapıttıklarının da günahını yüklenir. Onların yüklendikleri şey ne kötüdür!” buyrulmuştur. (16/Nahl:25).

Ama onlar kendilerine yol gösterecek ve doğruya çıkaracak birilerini buldukları halde ondan faydalanmamışlarsa işte o zaman kendisi de, kendisini sapıklığa sürükleyen kimse de günahta ortaktır.

Allah’u Te’âlâ bununla ilgili olarak şöyle buyurur:

 “Zalimleri eşleriyle birlikte haşredin!” (37/Sâffât:22).

Ama sapıklıkları başkaları tarafından değil de kendi nefislerinden ise, onlar ilâhi azâbla tehdit edilenlerdendir. Onların bu durumları kendilerine açıklandığı, hallerine vâkıf oldukları ve doğruları anladıkları halde yanlışlarından dönmezler, sapıklıkta israr ederlerse, onlar şu âyetin hükmüne girerler:

“Ya Muhammed! Onlara, şu kişilerin haberini oku ki; onlar kendilerine âyetlerimizi verdikten sonra ondan sıyrılıp çıktılar (yılanın kabuk değiştirdiği gibi kabuklarını değiştirdiler) ve şeytanın peşine düştüler de azgınlardan oldular.” (7/A’râf:175).”

Yine: “Biz ona gerçekten âyetlerimizi tamamen gösterdiğimiz halde o yalanladı ve kabul etmeye yanaşmadı,. (20/Tâhâ:56).

Ondan daha büyük sorumluluk yüklenen ve azâba müstehak olanlar ise ilimden, irfandan istifade etmiş, hakkı bilmiş, iyilik yolunda merhaleler katetmiş fakat sonra bütün bunlardan irtidat edip (vazgeçip) dönmüş olanlardır ki; bunlar:

“O insanlar ki; kendilerine hak ve hidâyet yolu açıklanmış olduktan sonra gerisin geri arkalarına dönenleri şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir.” (47/Muhammed:25).

Ve: “Her kim dininden geri döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de boşa gider âyetlerinin hükmüne girerler. (2/Bakara:217).

 

 

 

 

YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM

 

İNSANIN İYİ VE KÖTÜ İŞLERLE MÜNASEBETİ, HALLERİ,

YERLERİ VE BU İŞLERİN YOLLARI

 

Bu bölüm, insanların güzel veya kötü amellere kapılmadaki hâlleri, yerleri ve yolları hakkındadır.

İnsanlar, ibâdeti yerine getirme ve hayrı düşünmede dört guruba ayrılır:

Birinci gurup: Bunlar, doğruları hem biliyor hem de üzerine düşeni yapıyor ve ileride de yapma azimleri kuvvetli olan insanlardır. Onlar şu âyetin kapsamına girerler:

“O insanlar ki, iman eder ve salih ameller işerler. Ne mutlu onlara sonuçları da ne güzel.” (13/Ra’d:29).

İkinci gurup: Bu guruptakilerde ise her ikisi de yoktur. Ne doğruları bilirler, ne de üzerlerine düşen vazifelerini yaparlar! Bunlar da şu âyetlerin haber verdiği kimselerdir:

“Canlılar arasından Allah katında en şerlisi düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” (8/Enfâl:22).

“Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” (25/Furkan: 44).

Üçüncü grup: Bunlarda ise ilim vardır ama ilminin gereği gibi yaşama azimleri yoktur. Onlar da cahiller gibidir. Hatta cahillerden de daha aşağıdır.

Âlimlerden birine sormuşlar: “İlim ne zaman cehâletten daha şerli olur?”

Cevap: “İlimiyle amel edilmediği zaman,” demiş.

Hz.Ali (K.V.): “Her kimin sapıklığı hakkı anladıktan sonra olursa, onun bağışlanması uzaktır,” demiştir.

Dördüncü gurup:  Bu gurupta olanlarda ilim yoktur ama görevlerini yerine getirme azmi ve gücü vardır. Bu gurupta olan bir kimse âlimini bulur da onun işareti üzerine amel ederse kurtulur ve şu âyetin hükmüne girer:

“… Onlar var ya onlar, Allah’ın nimetine ermiş Peygamberlerle, sıddîklerle, şehitlerle ve sâlihler ile beraberdir. Onların arkadaşlığı ne de güzeldir!” (4/Nisâ:69).

İyi veya kötü işler insanda uzun zaman peş peşe ya da aralıklı zamanlarda tekrarlandıkça âdet haline gelir, âdetler de ahlâka dönüşür.

Örneğin; hattatlık sanatında uzun zaman çalışırlarsa bu san’at mahârete dönüşür ve meleke haline gelir.

O halde insana yakışan şey iyi işlerde meleke ve mahâret kazanıncaya kadar o iş üzerinde ısrar etmektir. Çocuk, çocukluğunda oyuncak olarak kullandığı aletlere karşı ünsiyet duyarsa, o bir meleke haline gelir ve zamanla sanata dönüşür. Üzerinde uzun zaman çalışmasıyla lezzet duymaya başlar ve sonunda da emeğinin semeresini, mükâfatını alır.

 

                                                 ***

 

İbâdetler nasıl yapılmalıdır?

 

İbâdetler, insanın kendi ihtiyârı ve isteği ile yapılır, devamlı ve aralıksız olursa mahmûd (takdire şayan) bir ibâdet olur. Fakat başka maksatlarla veya zoraki ya da rastgele yapılırsa ibâdet niteliği taşımaz. Zira ibâdetler bizzat güzeldir. Her kim bu ölçü içinde ibâdetlerini yerine getirirse şu cümleden sayılır:

“Dinlerini Allah için hâlis kıldılar. İşte onlar gerçekten mü’minlerdir. Mü’minlere ise Allah’u Te’âlâ büyük ecir verecektir.” (4/Nisa:146).

Resûlullah (S.A.V.) de şöyle buyurdular: “Amelini hâlis kıl ki; az da olsa sana yeter. Allah, hâlis olmayan amele razı değildir.”

 Allah’u Te’âlâ da: “Bilesiniz ki, hâlis din Allah için olandır,” buyurmuştur. (39/Zümer:3).

Her kim içinden gelmeden (gayr-ı samimi) bir hayır işlerse, örneğin: Namaz kılmadığı halde namaz kılanlarla bir araya geldiği için ve onlarla birlikte olduğundan ya da namaz kılmaya zorlandığından dolayı namaz kıldı ise ya da sadece Ramazan’da namaz kıldı da başka zamanlarda kılmadıysa ya da birilerinin iltifatını kazanmak gibi bir menfaat bekleyerek ya da öğülmek için namaz kıldıysa veya buna benzer sebeplerden her hangi biri için yapageldiği veya yapması gereken şeyi terkederse bunun takdir edilecek hiçbir tarafı yoktur. Cenâb-ı Allah (C.C.) böylelerini, yanlış yolda olduklarına şöyle uyarıyor:

“Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi başa kakmak ve incitmek suretiyle yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın! Böylelerinin durumu pürüzsüz çıplak kayaya (sal taşına) benzer ki; üzerinde bulunan külü-toprağı esen rüzgâr nasıl alıp götürür ise bunlar da kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar.” (3/Bakara:264).

Bu şunu anlatıyor: Mallarını Allah rızasını gözeterek vermeyenlerin üzerine fakirlik ve pişmanlık korkusu çökecek ve yaptıkları ile de fazilet kazanmış olmayacaklardır.

Sadece Allah rızası için hayır yapan ve sadaka verenler hakkında da Allah (C.C.) şu müjdeyi veriyor:

“Onlar ki, mallarını Allah yolunda infak ederler ve verdikleri şeyin peşinden de başa kakıp eziyet vermezler, onların Rab’leri katında ecirleri vardır. Onlar için korku yoktur ve üzüntü de çekmeyeceklerdir.” (3/Bakara:262).

 

 

 

 

OTUZUNCU BÖLÜM

 

İNSANIN HAYIR VE ŞER YOLLARINDAN GERİ DÖNÜŞ YAPMASI

 

Bu bölüm, İnsanların hayır veya şer yolundan geri dönüş yapmaları hakkındadır.

İnsanın hayır ya da şer düşünmesi ve araması ile ilgili iki hâli vardır:

Birincisi: İnsanın, yapmaya devam ettiği işte (hayır veya şer), o işin hakikatını kavramadan, sonucu hakkında bir kanaata varmadan önce dönüş yapması hâli.

İkincisi: İnsanın, gerçeğini öğrenmiş ve sonucu hakkında bir kanaata varmış olduğu halde geri dönüşü olmayan hâlidir. Bu durum karşısında; insan hayır işlerine koyulmuşken tembelleşiyor, şer işlerine bulaşıyor, kendisini şerli işlerden kurtaramıyor. Şu âyetin ifadesi gibi ki:

 “Allah her kimi sapıklıkta bırakmak dilerse onun kalbini daralttıkça daraltır; zorlanıyormuşcasına sıkıntıda bırakır.” (6/En’âm:125).

Ve kalbi şerlere açılır ki; bu duruma şu âyet işaret etmektedir:

“O kimse ki; kötülükler kendisine süslenmiş ve onları güzel görmüştür.” (35/Fâtır:8).

İnsan kötü işlere müptela olur da kendini bunlardan kurtaramazsa onun kalbine bir pas çöker ve kalbi kararır. Bu hususu Cenâb-ı Allah Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle bildirmiştir:

“Hayır, öyle değil! Bilâkis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir.” (83/Mutaffifîn:14).

Bu kimse kötülüklerine devam eder giderse gerçeklerle kendisi arasında bir perde oluşur, kalpleri sarılır ve:

“Onların her tarafını sardık ki; artık göremezler,” âyet-i kerîme’sinin muhatabı olurlar. (36/Yasin:9).

Daha da devam ederse, şu âyete göre duyguları mühürlenir:

“Allah, onların kalplerini ve kulaklarını ve gözlerini mühürledi,” (2/7) ve: “Görüyor musun o hevâsını ilahlaştıranı? Bildiği halde onu sapıttı, kulağı ve kalbi mühürlendi ve kalbi üzerine kapak yapıldı; Allah’tan sonra ona hidâyet verecek kim imiş?” (45/Câsiye:23).

İnsan daha da ileri giderse  şu âyetin hükmüne girer:

 “Onlar hiç Kur’ân’ı düşünmezler mi, yoksa kalplerinde kilit mi var?” (47/Muhammed:24).

Daha da devam edecek olursa şu âyete göre artık ondan hayat beklenmeyecek, âyet ve inzâr (korkutma, ikaz etme) fayda vermeyecek duruma gelir:

 “Fakat sağır olanlar ikaz edildikleri zaman bu çağrıyı duymazlar, (21/Enbiyâ:45).” Ve: “Bil ki; sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da daveti duyuramazsın.” (27/Neml:80).

Cenâb-ı Allah, bu durumlara düşen kimselerin hâlini bildiği için artık onların tevbelerini ve dönüşlerini şu âyete göre kabul etmeyeceğini beyan etmiştir:

“O insanlar ki; iman ettikten sonra kâfir oldular, daha sonra da küfürlerini arttırdılar, artık Allah onların tevbelerini hiç kabul etmez; hem onlar sapıkların ta kendileridir.” (3/Âl-i İmran:90).

Bu durum, Allah’u Te’âlâ onlar tevbe ettikleri takdirde onların tevbelerini kabul etmeyeceğinden değil, “Onların zaten tevbe edecekleri de yoktur,” demeye getiriyor.

Şairin dediği gibi ki:

“Orada  deliğine girmiş keler (bir hayvanın adı) görülmez.”

Yani hakikatte orada keler yok ki, deliğine girsin. Buna Allah’ın şu kavli delalet eder:

“O insanlar ki; iman ettiler, sonra kâfir oldular; sonra yine iman ettiler ve daha sonra da tekrar kâfir oldular; Allah onları bağışlayacak ve onlara hidâyet verecek değildir.” (4/Nisâ:137).

Yani onlar tevbe edecek değiller ki, tevbeleri kabul edilsin. Ve Allah (C.C.) şöyle buyurdu:

“Tevbenin Allah tarafından kabul edilmesi ancak şunlar içindir ki; onlar cahillikle kötülük işlediler sonra da yakında tevbe ettiler.” (4/Nisâ:17).

Burada bütünü ile tevbe kapısının kapatılmadığına işaret edilmiştir. Ancak tevbesi beklenilen kimseler bu cümleden olanlardır.

Resûlullah (S.A.V.) de şöyle buyurmuşlardır: “Bir insan bir günah kazandığı vakit kalbi üzerine bir siyah nokta konur. İkinci bir günah daha kazanınca bir nokta daha konur. Böylece onun kalbi kül rengindeki koyunun rengine dönüşür.”

Başka bir haberde ise: “Günah üzerine günah kalbi karartır ki; bir daha da dönüşü umulmaz.”

İşte insanın hâli de böyledir. İnsan kendini hayra verir ve onun üzerinde sabrederse, sonunda şu âyete göre Allah’u Te’âlâ ona sabır ihsan eder:

“Her kim iyi ve güzel olan şeylere kendini verirse, Biz onda güzellikleri daha da arttırırız.” (42/Şura:23).

Bu hâlinde devam ederse şu âyete göre onun kalbini açar:

“Her kimin hidâyetini Allah murâd ederse onun kalbini İslam’a açar, (6/En’âm:125).

Bunda devam ederse Allah, onu imtihan eder ve kalbini temizler. Bu hususa şu âyet-i kerîmede işaret edilmiştir:

“Onlar var ya; Allah onların kalbini takva ile imtihan etti.” (49/Hucurat:3).”

Onlar, sonra şu sıfatı alırlar:

“Fakat Allah, size imanı sevdirdi onu kalbinizde süsledi ve size küfrü, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. Onlar var ya; işte rüşde erenler onlardır; bu Allah’ın fazlı ve nimetidir. Allah elbette ilim ve hikmet sahibidir, (49/Hucurât:7).

Bu çalışma ileri götürülürse Allah’u Te’âlâ onu daha çok sevindirir, içine çağrışımlar gelir ve şu âyetin hükmüne girer:

 “O Allah’tır ki, Mü’minlerin kalbine sekineti indirir, imanlarının yanında imanlarını arttırır.” (48/Fetih:4).

O halde insanın esas görevi nefsi ile yaptığı cihadda müsamaha göstermeyerek âdet edindiği hayırlara halel getirmeden, iyilik düşünmekten geri kalmadan, nefsinin hiçbir kötülüğü yapmasına izin ve fırsat vermemesidir. Zira, küçük günahlara göz yumulduğu takdirde büyük günahlara kapı açılmış olur. Hayır işlerinin küçük olanları lüzumsuz görülüp ihmal edildiği takdirde büyük hayırların önünün kapanmasına zemin hazırlanmış olur.

Şairin dediği gibi: “Sabahın aydınlığından önce alacakaranlık görünür;

Yağmur da ufak damlacıklarla başlar, sonra sağnak halinde yağar.”

Allah’u Te’âlâ bu hususa şöyle uyarmışlardır:

“O insanlar ki, doğru yol kendilerine apaçık belli olduktan sonra gerisin geri döndüler. Şeytan onları aldattı, onları sürükledi, ümitlendirdi. Bu ise, onların Allah’ın indirdiği şeyden hoşlanmayan kimselere: ‘Biz size bazı işlerde itaat ederiz,’ demelerindendir.” (47/Muhammed:25-26).”

Bu şuna uyarmadır: “Onların yaptığı bazı işler, kendilerini hezimete götürdü. Kendini hayır işlerine adayan kimseler Allah tarafından desteklenir ve hayır işlerine devam etmeye ve kötü işlerden korunmaya sebep olur.” İsmet’in manası da budur. Allah (C.C.) bunu şöyle bildirmiştir:

“Onlar var ya, onların kalbine Allah iman yazmış ve katından bir rûh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razı, işte onlar Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecek olanlar da sadece Allah’ın tarafında olanlardır.” (59/Mücadele:22).

Şerrli ve kötü işlerle uğraşarak kendilerini şerr, kötülük batağına kaptıranlar gittikçe daha kötü mecralara sürüklenirler; günah üstüne günaha, hata üstüne hataya bulaşırlar. Daha fâhiş kötülüklere bulaşır, hayır işlerinin önünü kapatır onlara hiç yönelmez olurlar. Onlar şu âyette belirtilenler gibi olur:

 “Biz onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır. Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık, artık göremezler.” (36/Yasin:8-9).

Yine: “Her kim, Allah’ın zikrinden yüz çevirirse, ona bir şeytan musallat ederiz ki; o, hiç ondan ayrılmaz ve onların yollarını kapatır. Hâlen onlar iyilik ettiklerini zannederler.” (43/Zuhruf:36).”

Ve yine: “Biz, inanmayanlara şeytanları veliler kıldık.” (7/Âraf:27).

Allah’u Te’âlâ, kulunun hidâyetini ve dalâletini kendi zât-ı ilâhesine nisbet etmiştir. Zira onun yaradılışını ve tabiatını veren kendisidir. Çünkü hayra ya da şerre kendilerini verip tuttukları yolda ısrar edenler, o halleri kendilerine tabiat haline getiriyor ve ondan dönemiyorlar. Kulun bu husustaki kusurunu ve kabahatini tabiat haline getirinceye kadar Allah ondan imanı men ettiğini söylemiyor; men etme işini kendine nisbet etmiyor. O duruma gelince de artık şu âyetin hükmü tecelli ediyor:

“Biz şeytanları inanmayanlara veliler kıldık.” (7/Âraf:27).

Yani, inanmayanlara şeytanı veli olarak verdik.

Yine: “İnsanlar arasında, bilmediği halde Allah hakkında mücadele eden ve her sapık şeytanın peşinden koşuşturanlar vardır. Kesin hüküm verilmiştir ki; kim şeytanı veli olarak tutarsa elbette o, onu sapıtacak ve şiddetli azâba götürecektir.” (22/Hac:3).

Ve yine: “Biz âhirete inanmayanların amellerini süsledik; onlar ilerisini göremezler, kalpleri körelmiştir.” (27/Neml:4).

Şair bu konuda şöyle diyor:

“Ey gâfil insan!

Başkasının gözünde

İyi şeyler süslendiği gibi,

Senin gözüne de

Kabahatlar güzel gösterildi!”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM

 

İNSANIN SAÂDETİNİ KAZANMASINDA KUDRETİ VE İMKÂNI

 

Bu bölüm, insanın saâdetini kazanmasında gücünün, kudretinin sınırları ve imkânları hakkındadır.

Madem ki, insan âlemi temsil etme durumundadır, o halde âlemde olan her şey de insanda vardır. Madem ki, her şeyin ıslâhı ve hayvanatın (bütün hayvanların) te’dibi (terbiyesi) mümkün değildir kezâlik (bunun gibi); insanda olan kuvvetlerin ıslâhı, terbiye edilmesi ve tehzibi (temizliği) de böyledir.

Ayrıca da insan, kendisine emredilen şeyi yerine getirmeye de pek yatkın değildir. Mükellef tutulduğu şeylere karşı kusur eder.

Onun için Cenâb-ı Hak insanın bu özelliğini şöyle betimlemiştir:

“Canı çıkasıca insan, ne de nankördür; Allah onu nasıl bir şeyden yarattı? Bir nutfeden (spermadan) yarattı da ona şekil verdi. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. Hayır! (İnsan) Allah’ın kendisine emrettiğini yerine getirmemiştir.” (80/Abese:17-20 ve 23).

Bu âyet-i kerîmelerden anlaşılıyor ki: İnsan kendisinin neden, nasıl ve kim tarafından yaratıldığının idrakinde olması gerekirken ve doğru yolu seçmesi kolaylaştırıldığı halde nankörlük içerisinde dünyadaki hayatını tamamlıyor da görevini yerine getirmeden gidiyor.

O halde insan nankör durumuna düşmemek için imkânı ve gücü nisbetinde nefsini temizlemeye çalışmalı ve kusurlarından dolayı da Allah’tan bağışlanmasını istemelidir. Gücünün yettiği kadar çalışır da bu çalışması tahakkuk ederse, yapamadığı şeylerden de ma’zur sayılır (sorumlu tutulmaz).

Nitekim Cenâb-ı Allah:

 “Allah, hiçbir nefsi gücünün üstünde mükellef tutmaz,” buyurmuştur. (2/Bakara:286),”

İnsan gücünün yettiğini yaparsa, eksik kalanları ve hatalarını Allah’ın gidermesine namzet olur. Bu manada Allah’u Te’âlâ şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, Allah’a samimi olarak tövbe edin; umulur ki, hatalarınızı örter.” (66/Tahrim:8).

Yine: “Eğer sizin için yasaklanan günahların büyüklerinden sakınırsanız, Biz sizin kusur ve kabahatlerinizi örter ve sizi hoş, güzel bir yere girdiririz.” (4/Nisâ:31).

Onun için daima şöyle duâ etmemiz emredildi:

“Ey Rabbimiz! Eğer unutup yanılırsak ve hataya düşersek bizi sorumlu tutma!” (2/Bakara:286).

Yine: “Onunla (Hz. Peygamber ile) beraber iman edenlerin nurları önlerinden, sağ yanlarından gider ve ‘Rabbimiz nurumuzu tamamla,’ derler.” (66/Tahrim:8).

Böylece, bizim kazanmakta kusur ettiğimiz hayır işlerine rağbet etmemiz ve elde ettiğimiz hayırların da eksiğini tamamlamamız için duâ ve niyazda bulunmamız emredildi.

Gücünün yettiğini yapanlar için Cenâb-ı Allah:

 “O kimse ki, doğrulukla geldi; elbette biz onun hatalarını kapatır ve yaptıklarının en güzellerinin karşılığı ile mükâfat veririz,” buyurmuştur. (39/Zümer:35).

Bu durumla ilgili olarak Cafer Es-Sadık: “Her kim kendi gayretiyle Hakk’a kavuşacağını iddia ederse o, inadına gitmiştir. Her kim de emek vermeden kavuşacağını iddia ederse o da kuruntuya kapılmıştır,” demişlerdir.

İnsan tamamen nefsini temizlemeye muktedir olmadığı için Resûlullah şöyle buyurmuşlardır:

“Hiçbir kimse kendi ameli ile cennete giremez!”

“Ya Resûlallah! Sen de mi giremezsin?” denilince de:

“Ben de giremem; Allah, rahmeti ile beni kuşatmazsa!” buyurmuşlardır.

Allah (C.C.):

“Eğer Allah’ın fazlı ve rahmeti  üzerinizde olmasa sizden hiç birisi ebediyen temize çıkamazdı. Ama Allah dilediklerini temize çıkarır,” buyurmuştur. (24/Nur:21).

İnsanın kendini tamamen temize çıkaramamasının, bundaki acziyetinin göstergesi şudur: İnsan düşünen ve konuşan bir hayvandır. Hayvan (canlı) ise nefes alıp veren hassas birvarlıktır. Nefes alan bu varlık ise topraktan gıda alır, gıdasız hayatta kalamaz.

Âyet-i Kerîme’de belirtildiği gibi:

“Biz onları yemek yemeyen cesetler yapmadık ve onlar ebedî de değillerdir.” (21/Lokman:8).

Dolayısıyla, insan dünyada olduğu müddetçe bir yönü ile canlılara (hayvanlara), diğer bir yönü ile de hayvanlardan yırtıcı olanlarına benzer ve canlıların müşterek vasıflardan kendisini tamamen kurtaramaz. Çünkü canlıların ihtiyaç duyduğu şeylere insan da muhtaçtır. Şöyle ki; insan bir yönü ile de ağaçlara ve bitkilere benzer. Nasıl ki, bitkiler ve ağaçlar nefes alıp vermeye muhtaç ise insan da nefes alıp vermeye ve beslenmeye muhtaçtır.

O halde insan, zorlukları omuzlamadıkça, özgürleşmedikçe; düşmüş, muhtaç insanların elinden tutmadıkça ve dünyevî ihtiyaçlarından sıyrılmadıkça, insanların ve cinlerin şeytanlarının hilesinden emin kalamaz. Nasıl emin olsun ki?

Çünkü Allah (C.C.):

 “Biz böylece her Peygamber için insan ve cinnin şeytanlarından düşmanlar yaptık ki; bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler telkin edip dururlar…” buyurmuştur. (6/En’âm:112)

Bazı müfessirler derler ki; İbrahim (A.S.), Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini isteyip, ve:

“Rabbim, ölmüş kimseleri nasıl dirilttiğini bana göster,” demişti.

(Allah) “Ey İbrahim! Yoksa inanmadın mı?” dedi. İbrahim: (İbrahim) “Hayır; kalbim mutmain olsun istedim!” dedi.” (2/Bakara:260).

İbrahim (A.S.)’ın sormasındaki sebep, hayvanî arızalardan temizlenmiş bir hayatın gösterilmesi içindi.

“Yoksa, bu gerçeğin tahakkuk edeceğine inanmıyor musun? (Sana bu hakikat açıklanmamış mı?) denilince, Hz. İbrahim:

“Hayır! İnanmıyor değilim. Fakat kalbim mütmain olsun, yani mutmain olmanın keyfiyeti sûret olarak bana bildirilsin, tasvir edilsin istedim; yani nefis; oburluktan, emelden, ve iftihardan uzaklaşsın ve: “Ey mütmain nefis, sen Rabbinden razı ve Rabbin de senden razı olarak O’na dön ve kullarımın arasına katıl da onlarla beraber cennetime gir.” (89/Fecr:27-30). âyetindeki mana bana âyân olsun, istedim,” diyor.

İbrahim (A.S.)’a dört tane kuş alması emredildi. Biri, karga “hırs ve oburluğu ile bilinir”; İkincisi, atmaca “çok ümitli olmakla bilinir”. Üçüncüsü, tavus kuşu, “iftihar etmekle, kendini beğenmekle bilinir”; dördüncüsü horoz, “şehvete düşkünlüğü ile bilinir.”

Onların kesilip, parçalanıp her dağın başına bir parçanın bırakılması ve sonra da onları kendisine çağırması emrolundu. Öyle ki; bu işlemler çok kısa bir zamanda ve ansızın yapıldı. Çağrılan kuşlar çok seri bir şekilde İbrahim Peygamber nezdine geldiler. Böylece Allah’u Te’âlâ bununla insanı uyarmak istedi ki; insan bu hayvanlarda olan özellikleri kendinden uzaklaştırmak için ne kadar da uğraşsa, dünyada beşer olarak bulunduğu müddetçe bunlardan tamamen sıyrılamayacaktır.

Ama ne zaman ki, istenilen o kararlılık insanda hâsıl olursa, işte o zaman temizlenmiş olur. Ama bir takım insanların iddia ettiği gibi insan bu hususiyetlerden sıyrılıp, arınır da yemeye, içmeye de ihtiyaç duymaz ve hayvanî davranış ve yaşantıdan kendisinde hiçbir şey görünmez duruma gelirse (şayet bu durum bir takım insanlarda gerçekleşiyorsa) onlar, insan ismini almış, sadece isimde insanla ortak olmuş insan sûretinde görünen meleklerdir.

Ama böyle bir insanın bütün cevherleri değişmiştir. Ateşin, İbrahim Peygambere soğuk ve sâlim olması ya da küçük bir kurtçuğun kurbağaya dönüşmesi ya da bir böceğin kelebeğe ya da bazı bitkilerin değişime uğramaları gibi. Ki; ilahî kudret karşısında bunlar garip şeyler değildir ve inkârı mümkün olmayan şeylerdir. Bunlar, fiillerin ıslahı dışında çok farklı şeylerdir. İnsanın mükellefiyeti kendi fiilleriyledir ve ancak, dünyada o fiilleri yerine getirmek için yaratılmış, yeryüzünün halifesi kılınmış ve arzın imârına görevlendirilmiştir.

 

 

                                                      ***

 

Bilesin ki; her kim Allah’a hicret eder ve O’nun yolunda cihad ederse (elinden geldiğince çalışırsa) Allah’ın ona hidâyet vermesi haktır.

Nitekim:

“Her kim bizim için çalışırsa onu elbette yolumuza hidâyet ederiz.” (29/Ankebût:69).

Ve: “Hakkiyle mü’minler işte onlardır,” buyrulmuştur. (8/Enfal:4),”

Büyük hicret, şehevî arzulardan uzaklaşmak için yapılan hicrettir. Büyük cihad ise hevâya (nefsin arzularına) karşı yapılan cihaddır.

Nitekim, Resûlullah (S.A.V.): “Cihâdın, havâ-i arzularına karşı yaptığın cihaddır,” buyurmuşlardır.

Allah’u Te’âlâ her kimi kendi yoluna hidâyet ederse ve o insan da o yolda koşmaya ve hayırlı işlerde yarışmaya itina gösterirse Allah’ın onu bağışlaması haktır ve Allah onu ebd’al’dan yapar. “Ebd’al”ın manası ise, kötü ahlakı iyi ahlaka; cehâleti ilme, cimriliği cömertliğe, nefse düşkünlüğü iffete, zulmü adalete, aceleciliği vakâra dönüştürüp değiştirmek demektir.

Allah’u Te’âlâ şöyle buyurur:

“Onlar ki, Allah ile beraber başkasına duâ etmezler, Allah’ın muhterem kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı(nın cezasını) bulur. Kıyamet günü azâbı kat kat arttırılır ve onda (azâbda) alçaltılmış olarak devamlı kalır. Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (25/Furkân:68-70).

İnsan “ebd’al” (kendini Allah’a adayan) zümresinden olduğu vakit Allah’ın sevgilileri derecesine yükselmiş olur.

Bu zümreye işaretle Allah (C.C.):

“Gelecekte Allah, bir kavim getirir ki; Allah onları sever ve onlar da Allah’ı severler buyurmuştur. (5/Maide/54).

Allah’u Te’âlâ onları beşer içinde heybetli kılar, herkese karşı kadirlerini yüceltir. Hatta o kadar ki; hayvanlar, canavarlar, vahşiler ve haşarat onlara tâzim ederler. Şöyle ki: Davud (A.S.)’ın elinde demir yumuşadı; İbrahim (A.S.)’a ateş soğudu; Süleyman (A.S.)’a rüzgâr musahhar kılındı; Hızır (A.S.)’a su itaat ettirildi, üzerinde yürüdü.

Bu dereceye yükselmiş insana Allah’ü Te’âlâ bitkileri, madenleri, felekleri, yıldızları hâl dili ile konuşturur. İdris (A.S.)’a anlattıkları gibi, kendilerinin faydalarını ve iç sırlarını bu zâta haber verirler.

Rivayet olunur ki: Allah bir kulunu severse, kendi yüce katından dilediği şekli, sûreti ona ihsan eder. Ona kendi ruhundan üfler. Öyle ki, ona taş da kum da itaat eder, onun emrinde olur. Kuşlar, yırtıcı hayvanlar ona boyun eğerler. Allah’u Te’âlâ ona öyle kerâmetler verir ki; ona ehil olanlardan başkası onları göremez, anlayamaz.

Allah Resûlu’ndan şöyle rivâyet edilir:

“Allah’u Te’âlâ buyurdu ki: ‘Ben salih kullarıma öyle şeyler hazırladım ki; onları ne gözler gördü, ne kulaklar işitti, ne de beşerin kalbine doğdu,’ dedikten sonra şu âyeti okudu:

“Onlar için gizli olarak hazırlanan, gözlerini aydın kılacak şeyleri hiçbir nefis bilemez.” (32/Secde:17).

Bu haller, Peygamberlerde olabileceği gibi kerâmet sahibi evliyalarda da olabilir. Bunlar Allah’ın kudreti karşısında garip ve kabul edilemeyecek şeyler değildir. Bazı mütekellimlerin (bilir bilez konuşanlar) iddia ettiği gibi hikmetine de münâfi (aykırı) değildir. Benzerleri, Peygamber olmayan birilerinin ellerinde de zuhur etmiştir ki, onların insanları aldatmaları düşünülmez. Bunlar umumiyetle insanlar tarafından çok kere mücizelerle karıştırılır. Ahkemü’l-Hâkimin (hakimlerin en güzel hükmedeni) olan Allah, bu büyük ikramını ancak ona ehil olanlara verir.

Bununla ilgili olarak Cenâb-ı Allah Kur’ân’da meâlen şöyle buyurmaktadır:

“Allah Peygamberliği kime vereceğini daha iyi bilir.”  (6/En’âm:124).

Her kim bu derecelere yükselirse, şüphe yok ki; ona ilim ve hikmet verilmiştir. Bunlar yolunu da bilir, edebini de. Neyi tutacağını ve hangi yolu takip edeceğini de bilir. İstikameti takip eder; ne haddini aşar ne de hâlinin gereğini!..

 

 

 

 

OTUZ İKİNCİ BÖLÜM

 

ÂHİRETİ İSBAT, ÖLÜMÜN FAZİLETİ VE ÖLÜM ÖTESİ

 

Bu bölüm, öldükten sonra dirilmenin isbatı; ölümün fazileti, ölümden sonra hâsıl olacak mutluluğun beyânı hakkındadır.

Ölümden sonra dirilmeyi ve ikinci neş’eti (yeniden yaratılmayı) tabiiyyûndan (tabiatçılardan) bir kısmı kabul etmemişlerdir. Bunlardan başka da âhireti inkâr eden olmamıştır. Onlar da akıllarını ihmal etmişler, kaderlerine karşı cehâlet göstermişlerdir. Şehvet sevgisi onların başlangıçlarını ve gelişmelerini düşünmeye mani olmuştur. Nitekim, Allah’u Te’âlâ şöyle buyurur:

“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar dünya hayatının  geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer Allah’ın katındadır.” (3/Âl-i İmrân: 14).

Ama iki ayağı üzerinde yürüyen, yüz üstü sürünmeyen öyleleri de vardır ki; “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan da sapıktır.” Ve âlemin eczasını (madenleri, hayvanları, bitkileri vb.) düşünen bilir ki; âlem içinde en faziletli olan şey canlı olanlardır. Canlılar arasından ise irâde ve ihtiyâr (iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırdetme gücü) sahibi olanlardır. İrâde sahibi olanlar arasından da işin sonucuna bakanlardır ki, işte onlar insandır. Ve bilinir ki; işin sonuna bakmak insanın özelliğidir. Allah’u Te’âlâ, bu özelliği insana boşu boşuna, gelişi güzel vermedi. Bu işin bir amacı ve bir sonucu vardır ki; onun için verdi. Eğer öyle olmasa idi insana bu kuvvetin verilmesi bir mana ifade etmezdi ve abes de olurdu. İnsanın  sıkıntı ve acılarla dolu olan bu değersiz dünya hayatının ötesinde arzu edilecek, aranacak bir gelecek olmayacak idiyse en âdi hayvanların hayatı insanın hayatından daha kıymetli olurdu. Cenâb-ı Allah’ın, bunca hikmetli ve eşsiz güzelliklerle dolu olan bu düzenli hayatı delile ve isbata lüzum olmayan açık ve sarih İlahi kudretiyle (bedihiyyât-ı Rabbanîsiyle) yaratması da lüzumsuz ve abes olurdu.

Nitekim Allah (C.C.) şöyle buyurmuştur:

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (23/Müminun:115).”

Muhakkak ki; insanoğlunu hayret verici ve güzel olan hikmetlerle sağlam bir şekilde var ettikten sonra onu sadece yeme, içme ve fesâda uğrama hususlarında diğer canlılarla müşterek yapmak, hayvanlarda bulunmayan bir çok yorgunluklara insanı maruz bırakmak, cehâlet ve sefihlik (şuursuzluk) olurdu.

Halbuki Allah Te’âlâ abes olan bir şeyi yaratmaktan münezzehtir.

Ayrıca da Allah’ü Te’âlâ insanları da; “İpliğini sağlamca eğirip katladıktan sonra bozan kadının…” durumuna düşmekten menetmiştir. (16/Nahl:92).

 “Sübhanallahi ve Te’âlâllâhu uluvven kebîren: Allah Te’âlâ akla gelebilecek her türlü nosanlıklardan uzaktır ve münezzehtir.”

Omuzlarından bu körlük hastalığını atarak, kendine gelip etrafını görenler için bunlar kabul edilir şeyler değildir.

Hz. Ali (R.A.) ne güzel söylemiş:

“Dünya, üzerinden geçilecek bir köprüdür, içinde kalınacak yurt değildir. Oradan geçin, oraya çakılıp kalmayın. Siz aslında ebediyyet âlemi için yaratıldınız ama karar bulma yurduna varıncaya kadar bir yurttan başka bir yurda naklediliyorsunuz.”

Bir takım insanlar; kendilerince, akıllı sayılan bazı insanların âhireti inkâr etmelerine aldanıyorlar ve: “Bu gerçek olsaydı bu kadar akıllı insanlar bunu inkâr etmezlerdi,” diyorlar. Bu tip insanlar, akıllarının çok idraklerinin geniş olmasına rağmen âhireti anlayamamışlardır. Çünkü akıl  her ne kadar şerefli ve kıymetli bir cevher ise de hangi tarafa çevirilirse o yönde gelişir, ilerler; hangi taraftan da geri bırakılırsa o taraftan da gâfil kalır. Eğer âhiret tarafına çevirilirse âhiret hükümlerini tesbit ve tahkim eder. Eğer dünya hayatına çevirilir bütün himmetini bunun üzerine yoğunlaştırırsa basireti ve idrâki kusurlu ve eksik kalır; âhiret hayatını düşünemez, akledemez, göremez.. Bu husus yukarıda muhtelif âyet ve hadislerle açıklanmıştır.

 

            Ölüm Ebedî Hayata Geçiştir

 

Bilinmelidir ki, ruhun bedenden ayrılması olarak bilinen ölüm, insanı ebedî nimetlere kavuşturan sebeplerden biridir. Dolayısıyla ölüm bir yurttan başka bir yurda göçmektir. Rivayet edildiği gibi ki: “Sizler ebed (sonsuzluk) için yaratıldınız ama siz yurttan yurda göçersiniz. Tâ ki; son yerinizi buluncaya kadar.” Ölüm her ne kadar bir yerde yok olmak gibi görünüyorsa da o, aslında ikinci doğumdur.

Bu konuyla ilgili olarak şair şöyle diyor:

“Her hamileliğin bir tamamlanma müddeti olduğu gibi,

Ölüm de insan için gelecek bir günün (kıyamet gününün) doğum sancısıdır.”

Yani kâinatta her doğumun bir sebebi vardır.

Bazı insanlar da şöyle demişler: “İnsan dünyada olduğu müddetçe, yumurtanın içindeki civciv gibidir. Nasıl ki; civciv olgunlaşınca yumurtayı kırar ve dışarı çıkar ise insanın da tam kemâle ermesi ruhunun bu maddi bedeninden çıkıp ebedî âleme göçmesiyle mümkündür. Bu da ölmeden olamayacağına göre insanın kemâle ermesi ancak ölümü ile gerçekleşir”

Diğer taraftan ölüm, bir hâlden başka bir hâle geçmektir ve bu geçiş aşağı bir seviyeden daha şerefli ve daha yüksek bir hâle geçiştir.

Allah’u Te’âlâ ölüme tevaffü ve imsâk (öldürme ve tutma) adını vermiş ve meâlen şöyle buyumuştur:

“Bütün nefislerin ölüm vakti geldiğinde onu öldüren ve ölüm eceli gelmeyenleri de uykusunda  eceli gelinceye kadar tutan Allah’tır.”  (39/Zümer:43).”

Onun için Araplar: “Falanı Allah ‘isti’sar etti’ (sakladı) kendi yanına aldı,” derler. Ve buna benzer sözler söylerler.

Sonra, madem ki; hayvanî ölüm daha aşağı bir menzilden daha sevimli ve daha yüksek bir menzile intikaldir (geçiştir), Allah katında bir yeri olduğuna inanan ve güvenen insan oraya gitmekten niçin geri kalmak istesin, niçin korksun ki?

 

Ölümden ancak şu iki kişi hoşlanmaz ve korkar:

 

 Birincisi: Âhiret hayatına hiç inanmamıştır. Ona göre; orada, ne hayat ve ne de nimet vardır; ne varsa hepsi bu dünyadadır.

Allah, bunların hâlini şöyle haber veriyor:

“Yemin olsun ki; sen onları (Yahudileri) yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Putperestlerden her biri de bin sene yaşasın ister. Halbuki yaşatılmaları onları azabdan uzaklaştıracak değildir.” (2/Bakâra: 96).

Âhiret hayatını inkâr edenlerden biri de bu inkâr yolunu şöyle açıklamıştır:

“Dünyadan ayrılmadan önce ondan nasibini al,

Zira bu dünyanın ötesinde ondan daha tatlı bir yurt yok!”

 

İkincisi: Âhiret hayatına inanıyor ama günahlarından dolayı korktuğu için ölümü istemiyor ve sevmiyor. Bu iki şıkkın dışında bulunan insanlar ölümü sever, ister ve temenni ederler. Nitekim bu konuda Resûlullah’tan şöyle rivayet edildi:

“Her kim Allah ile karşılaşmayı severse, Allah da onunla karşılaşmayı sever.”

Bu manada Allah’u Te’âlâ:

“Eğer doğru iseniz ölümü temenni edin!..” buyurmuştur. (62/Cuma:6).

Yani, hâli ve yaşantısı ile Allah katında bir yerinin (değerinin) olacağına inanan ve kendinden emin olan kimse ölümden korkmaz. Ölüm, cennet kapılarından bir kapıdır; cennete ancak oradan girilir. Ölüm olmazsa cennete kavuşma de olmaz.

Onun için Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur:

“O Allah ki, ölümü ve hayatı yarattı ki; hanginizin daha güzel amel ettiğini imtihan etsin.” (67/Mülk:2).

Burada, ölümü, hayattan önce zikretti. Zira hakiki hayata ancak onunla kavuşulur. Ve onun için ölümü bir nimet olarak saymış ve şöyle buyurmuştur:

“Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Siz ölü idiniz, sizi diriltti; sonra öldürecek ve sonra da bir daha diriltecektir.” (2/Bakara:28).

Hayatı nimetlerle donattığı gibi ölümü de nimetlerden donatmıştır. Madem ki âhiret nimetlerine ölmeden kavuşmak mümkün değil; o halde ölüm bir nimettir. Zira nimete kavuşturacak sebebin kendisi de nimettir. Ölüm Saâdet-i Kübra’ya (Büyük Saâdet) vesile olduğu için Peygamberler ve hükemâ ondan korkmamışlardır.

Hz. Ali (K.V.) der ki: “Vallahi umurumda değil; ölüm benim üzerime gelecek ya da ben ölümün üzerine gideceğim! Farketmez.”

Onlar ölümü hasretle bekliyorlardı ve kendilerini bir hapiste görüp, ölümle hapisten bırakılacağı günün müjdesini bekliyorlardı. Bunun üzerine şöyle rivayet edilmiştir: “Dünya, mü’minin hapishanesi ve kâfirin cennetidir.”

Derler ki; Davud et-Taî öldüğünde hâtiften (gaibden) şöyle bir ses duyuyor: “Davud zindandan bırakıldı (tahliye edildi).”

Allah:

“Ölseniz de öldürülseniz de elbette döneceğiniz yer Allah’adır,”  buyurdu. (3/İmran:158).

Böylece Allah katındaki ebedi hayatın ölüm sayesinde olacağına işaret edilmiştir.

Yine: “Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki; Allah’ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.” (3/157).

Yine: “Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın, bilâkis onlar hayattadır, Rableri katında rızıklandırılıyorlar.” (3/169).

Buna işaret olarak şöyle buyruldu: “Daha sonra onu başka bir halk olarak inşa ettik, yaratıcıların en güzeli olan Allah’ın şanı yücedir. Daha sonra da elbette öleceksiniz ve daha sonra kıyamet gününde ba’s olunacak(diriltilecek)sınız.”

Bu mesajlarla insan şuna uyarılmış oluyor: Bu değişik yaratmaların daha güzele dönüştürülmesi için bünyenin çürümesi ve dağılması gerekiyordu. Nasıl ki; çekirdek çürümeden ondan hurma ağacı çıkmaz ise; o çürüyecek ki ondan ağaç çıksın. Buğday da öyledir; ondan istifadeyi arttırmak istediğimiz zaman onu üğütürüz; hamur olarak yoğurur ve ekmek yapıp faydalanırız. Böylece her aşamada yapılarını değiştirmiş oluyoruz. Her değişimde dış görünüşü itibariyle onu yok ediyoruz; halbuki daha iyisini ve güzelini çıkarmak için üzerinde tasarruf (işlem) yapıyoruz. Yere atılan tohumların neden atıldığını bilmeyen onların zayi edildiğini zanneder.

Oysa âhiretin nimetini bilen ve inanan için oraya intikal bir istek ve bir aşktır. Ama oradan korkanlar, böceğin pislikte kalmayı sevdiği gibi hep dünyada kalmayı sever ve âhiretten korkarlar.

 

 

OTUZ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

İNSANIN ŞEREFLİ VE FAZİLETLİ OLDUĞU ZAMAN

MELEKLERDEN DEĞERLİ OLMASI

 

Bu bölüm, insan şerefini ihrâz ettiği (kazandığı) zaman meleklerden daha değerli olduğu hakkındadır.

Yukarıda belirtildiği üzere insan iki türlüdür:

1- Sûreten İnsanlar: Bir kısım insanlar insanlıktan, sadece sûreti itibariyle bir hisse almıştır. Bakıldığında  görülür ki; uzun boyludur, tırnağı enlidir, gülme kabiliyeti vardır. Konuşmadan da bir payı vardır. Ancak bu konuşmalar ıslık çalma ve el çırpma mahiyetinde uğultulu ve ses çıkaran değersiz konuşmalardan ibarettir. Bu durumda olan kimseler hayvanlardan daha dûn (aşağı) derecede sayılırlar.

2- Gerçek İnsanlar: İkinci kısımda bulunanlar ise gerçek insandır. Bunlar insanın asıl yaratılmasındaki gayeye yönelmişlerdir.

Gerçek insanların da iki hâli vardır:

Birinci hâl: Bu hâlde olan insanlar zorlukları aşmaya girişememiş, darda kalanların sıkıntılarını gidermemiştir. Onlar ancak açlığın zebûnu, tokluğun esiri, terin kokuttuğu, sivrisineğin acıttığı, üzüntünün öldürdüğü, kendisine verilen emri yerine getirmeyenlerdir. Ki; bunlar dünyada bu ahvalde bulunduğu müddetçe aslâ meleklerden değerli olamazlar.

İkinci hâl: Bunlar ise zorlukları omuzlamış, sıkıntısı olanlara yardım ederek sıkıntılarından kurtarmış, kendine emredileni hakkıyla yapmışlardır ve bunlar Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilen:

“Onlar için korku da endişe de yoktur,” (10/Yunus:62), denilenler arasında yer alma mutluluğuna ermiştir. Hatta Melik-i Muktedir’in katında yer almıştır.

İşte o hayattır ki, onun ölümü yoktur. Zenginliktir ki, sonunda fakirlik yoktur. İzzettir ki, bir daha zillet yoktur. İlimdir ki, artık cehâlet yoktur. Melekler ona hizmet için sıraya koyulmuşlardır.

Allah (C.C.), bunlarla ilgili olarak şöyle buyurur:

“Melekler onların yanına her kapıdan girerler, sabrettiğinizden dolayı selâm üzerinize olsun! Bakın âkibet yurdu ne güzeldir (derler).” (13/Ra’d:24).

İşte o makam ki, her kim bu derceye erer ve bu menzile müstahak olursa bir çok meleklerden efdaldir. Allah, mü’inimiz olsun da bizleri de bu makam ve menzillere namzet olmaya kendi rahmetiyle muvaffak kılsın! O, istediği her şeye kadirdir.

 

MÜELLİFİN DİĞER ESERLERİ

  • Tefsir-ül-Kur’âni’l Kerîm (Bu eser tamamalanamamıştır.)
  • Müfredat-ül-Elfazl-il-Kur’ân: Kur’ân kelimelerinin lûgat manaları ve birbiriyle olan irtibatları anlatılmaktadır.
  • Muhâzarât-ül-Übedâ
  • Ahlâk-ı Râgıp
  • Hallü Müteşâbihât’il-Kur’ân
  • Tahkik-ül-Beyan Fî-Te’vil’il-Kur’ân
  • Kitâb fil-Îtkiâd
  • Efânîn-ül-Belâga
  • Eş-Şuarâ vel-Bülegâ
  • Ez-Zerîa ilâ Mekarim-iş-Şerîa: Bu eseri İmam-ı Gazâzi’nin yanından hiç ayırmadığı, başvuru kaynağı olarak değerlendirdiği ifade edilmektedir.
  • Er-Risaletü’l-Münebbihetü Alâ Fevâid’il Kur’ân
  • Mukaddimetü’t-Tefsir
  • Dürretü’t-Te’vil Fî Müteşabihi’t-Tenzil
  • Kitabü’l-Maanîl-Ekber

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Bu içerik korunmaktadır!