İNŞİRAH SÛRESİ

İNSAN VE İKİ ÂLEMDE MUTLULUĞU
3 Eylül 2019
İMAN VE AMEL HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKEN HUSUSLAR
3 Eylül 2019

İnşirah Sûresi’nden bahsederken, sûre’nin daha iyi anlaşılması için kendisinden bir önceki “Duhâ Sûresi”nden başlamanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Zira bir çok müfessir bu iki sûrenin birbirinin devamı ve bir sûre olduğunu söylemişlerdir. Âyetlerin yapısına bakıldığı zaman da iki sûre arasında yakın bir alaka olduğu açıkça göze çarpmaktadır. Mamafih bu sûreler müstakil birer sûre olarak kabul edilmiştir. Ancak, sûrenin tefsirinde bu yakın ilişkiye iltifat etmemek eksiklik olur kanaatiyle, kısaca da olsa bu münasebeti belirtmekte yarar görüyorum.

Duhâ Sûresi’nde Allah (c.c.) kasemle başlayarak Resulü ve Habibi üzerindeki “in’âm”ını (minnetini, ihsanını) beyan etmiştir. Şöyle ki:

“Aydınlığa ve karanlığa kasem (yemin) olsun ki; Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı. Elbette ve elbette sonraki hayatın öncekinden hayırlıdır. Ve ileride de Rabbin seni razı edinceye kadar verecektir. Seni yetim olarak buldu da yanına alıp barındırmadı mı? Tereddüt ve endişe içinde buldu da yol göstermedi mi? Hidayet vermedi mi? Maddi sıkıntı içinde buldu da zenginleştirmedi mi? O halde yetimi küçük görme, dilenciyi azarlama; sen mutlaka Rabbinin sana olan nimetini unutma, zikret ve söyle!”

Burada Cenâb-ı Hak, aydınlığa ve karanlığa yemin ederken dünya hayatında karanlığın (zor ve müşkül durumlar) olduğunu ama yanında aydınlığın (kolaylık ve genişliğin) da olduğunu, tıpkı her gecenin bir sabahının olması gibi her karanlıktan sonra da mutlaka aydınlığın geleceğini vurgulamaktadır.

Yani insanlık müşkülatlarla ve zorluklarla dolu bir imtihan devresini geçirme durumuyla karşı karşıyadır. Bir yerde hayata gelmek zorluklarla karşılaşılacağının habercisidir.

Sûre-i Celile’nin böylesi bir kasemle başlamış olması verilecek olan mesajların önemli olduğunu kuvvetle vurgulamaktadır. Bu ifade tarzı bir edebi sanattır ve buna “Bera’atül istihlal“ derler ki; konuya en başından vurgu yapmakta ve mücmel (kısa, öz ve anlamlı) olarak ortaya koymaktadır

Bu mübarek sûrede Allah (c.c.) Hz. Muhammed’in zor ve sıkıntılı gününde ve darlık zamanlarında nasıl ikram ve inayette bulunduğunu hatırlattıktan sonra, Duhâ Sûresi’nin peşinden nazil olan “ İnşirah Sûresi”nde de yaşanan sıkıntılı ve bunaltıcı durumlardan sonra bir rahatlık, genişlik ve aydınlığın olduğunu ve son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) için bu İlahî Kanunun çalışacağını, sonunda zafere ve huzura kavuşacağını hatırlatarak, imtihanın zafer müjdesini, sonuç itibariyle de mahzar olduğu sükûnet ve selâmeti beyan etmiştir. Dolayısıyla iki sûre arasında gerçekten duygulu, anlamlı ve üzerinde uzunca düşünmeyi gerektirecek çok önemli bir münasebetin olduğu görülmektedir. Binaenaleyh İnşirah Sûresi’nin açıklaması yapılırken, Duhâ Sûresi ile olan münasebeti ihmal edilmez ve bu ilişki yer yer hatırlatılır. İnâyet ve kuvvet ancak Allah’u Te’âla’dandır.

بسم الله الرحمن الرحيم

ألم نشرح لك صدرك 1 ووضعنا عنك وزرك 2 الذي انقض ظهرك 3 ورفعنا لك ذ كرك          فا ن مع العسر يسرا5 ان مع العسر يسرا 6 فاذا فرغت فانصب 7 و الي ر8

Bismillâhirrahmânirrahîm

Kurân-ı Kerim’de 94. sırada yer alan İnşarâh Sûresi 8 âyettir. Meali şöyledir:

“Biz senin kalbini açıp rahatlatmadık mı? Belini çatırdatan yükünü hafifletmedik mi? Üzerinden ağır yükü kaldırıp atmadık mı? Şanını ve ününü yüceltmedik mi? Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten her güçlüğün beraberinde bir kolaylık daha vardır. O halde bir işi bitirince yeniden toparlan, azmini canlandır ve Rabbinin rızasına doğru girişimde bulun!”

Sûre, istifham (soru) ile başlıyor. İstifhâmlar inkârî, ikrarî ve istifhâmî (sorup anlamak için) olarak kullanılır. İkrarî (kabul ve tasdik) olarak kullanılması meseleyi tespit ve takrir (ifade) için daha güçlü ve etkileyicidir. Burada inkârın yeri yoktur. Zira: “Yapmadım mı?” sorusuna cevaben: “Evet, yapmadın!” denecek bir durum yoktur. Elbette yapmıştır. Ve yapılanlar her şeyiyle inkâr edilmesi mümkün olmayacak derecede açık ve net olarak ortadadır. O halde buradaki soru konuyu takrir (daha iyi ifade etmek) için kullanılmıştır. İstifhâm (soru) ile olan takrir (ifade) konuyu daha güçlü ve kuvvetli olarak tespit ve tahkim eder. Aynı zamanda ikna ve tevsîkte (ispatta) edat bakımından daha etkileyicidir. İstifhâm, özelliği itibariyle kelâmın başında gelir.

Sonra âyet-i kerîmede geçen “şerh” kelimesiyle açmaktan, genişletmekten haber verilmektedir. “Şerh” açmak, genişletmek demektir. Metin kitaplar üzerinde “şerh” edilerek, o kitapta mücmel (kısa ve öz) olan kapalı ifadelerle geçen anlatımlar “şerhler” vasıtasıyla izah edilir ve açıklık getirilir. Ya da kısa cümlelerle üzerinden geçilen konular şerh edilirken daha net bir şekilde anlaşılması sağlanır. Ayrıca, “şerh” kelimesi, azaların açılarak ameliyat edilmesi anlamında da kullanılır. Yani organların bir yerinde tıkanıklığa sebebiyet veren daralmalar, bozulmalar açılmak suretiyle tedavi edilir, rahatlatılır ve organlara işlerlik kazandırılır.

Bazen de insanın düşünce ve tasavvurunda olan bir meseleyi diliyle ifade etmek suretiyle “şerh” etmiş olur. Ya da bir insana sıkıntı veren ve endişe ettiği düşüncelerini müsait bir ortam bulunca açıklaması, içini-derdini açması halinde düşüncelerini “şerh” etmiş olur. İnsan düşüncelerini “şerh” etmek suretiyle sıkıntılarını, endişelerini gidermiş, rahatlamış olur. Ya da insan, konunun hakikatini ve mahiyetini kavrayamadığı için sıkıntıya düşerse, bir bilen tarafından etraflıca izah (şerh) edilince rahatlatılmış, gönlü açılmış olur.

“Şerh” kelimesi bu ve benzeri birçok yerlerde açmak, çözmek, genişletmek, kurtarmak manalarında kullanılır. İleride bunlar biraz daha net olarak misallerle açıklanmaya çalışılacaktır.

Yani her hangi bir durumda çıkmazda olan bir konunun bir yolunu bularak çözüme kavuşturmak suretiyle rayına oturtmak, yerini buldurmak, yoluna koymak, sıkıntıyı gidermek, cehaleti bertaraf etmek, hastalığı tedavi etmek suretiyle sıkıntıdan kurtarmak, karanlıktan aydınlığa çıkarmak gibi manalara gelen “şerh” tabiri Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin hâlini ve durumunu ifade eden bir tabir ve açıklamadır. Zira Resulullah sallahü aleyhi ve sellemin hayatı bir bütün olarak değerlendirildiğinde görülecektir ki; O’nun hayatında çok farklı bölümler, harikulade mucizeler vardır. Hayatının her safhasında ümmetine mesajları, talim ve tavsiyeleri vardır. Burada O’nun hayatını başlı başına ele alacak değiliz. Ancak sûre-i celilenin şümûlü (kapsamı) içerisine giren taraflarına kısaca işaret etmeye çalışacağız.

Sûrenin daha kolay anlaşılması için ilk önce nazil olduğu zamanın ve ortamın bilinmesinin gerekli olduğu düşüncesindeyim:

Resûlullah (s.a.v.), bilindiği üzere adı üstünde “Cahiliyet Devri”nde dünyaya geldi. “Cahiliyet Devri” insanlığın belki de en karanlık bir dönemidir. Bu hususta ilmi kaynaklar ittifak halindedir. Kur’ân-ı Kerim’de bu konuyu açıklayan bir çok âyet-i kerimeler vardır. Şöyle ki:

“Babaları uyarılmamış bir kavmi uyarmak üzere gönderilmiş bir Resulsün, hâlbuki onlar derin gafletin içindedirler.” (Yasin: 6). Bu âyette geçen “ma ünzire” cümlesindeki “ma”ya her ne kadar ma-i mevsûle olarak bakanlar oldu ise de “ma-i nâfiye” olduğu bilinmektedir. Ağırlıklı olarak tefsirlerde nâfiye olarak yer alır. Buna göre babaları inzâr edilmemiş (uyarılmamış) kavim demektir.

“Ma”nın mevsûl (erişen, vasıl olan) olduğunu kabul edenlere göre: “Babalarının uyarıldığı şeye uyarmak üzere gönderildin,” şeklinde değerlendirilmiştir. Ve: “İman edenlerin, kalplerinde huşû bulma ve Allah’ın zikriyle kalplerin yumuşama zamanı gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilmiş olanlar gibi uzun zaman dini eğitim, öğretim ve nasihatten uzak kalarak kalpleri kararmış, din ve iman duyguları zayıflamış olduğundan çokları fâsık olan insanlar gibi olmayalar!” (57/Hadîd: 16). Benzer örnekler çoktur.

Bir önceki “Duhâ Sûresi”nde aydınlık ve karanlıktan bahsederek ‘kasem edilmesi’, hayatın aydınlık ve karanlıklarla karışık bir âlemde devam ettiğine işaret olarak değerlendirildi ki; Hz. Muhammed (s.a.v.) için teselli olsun! Yani: “Dünyanın karanlık devirleri olduğu gibi aydınlık devirleri de vardır. Dolayısıyla ümitsizliğe kapılmamalıdır. Her karanlığın arkasından bir aydınlık gelecektir,” diyerek teselli edilmiştir.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlar için bir himmet gösteren kimsenin bulunmadığı bir topluma himmette bulunmak üzere uygun olarak yaratılmış, seçilmiş, hazırlanmış ve gönderilmiştir. Nitekim: “Allah, Risaletini kime vereceğini daha iyi bilir,” (6/Enam:124) buyrulmuştur.

Resulullah (s.a.v.), cahiliyet ortamı içinde doğdu ve büyüdü; onların içinde yaşadı. Ancak hiçbir zaman onların yaşadığı cahiliyet yaşantılarına ortak olmadı, katılmadı. Allah (c.c.), O’nu Peygamber olarak seçip görevlendirmeden önce de O, fitrî (tabii) yapısı gereği bu endişeyi ve sıkıntıyı yaşıyordu. O hayatı hiçbir zaman içine sindiremedi. Onların hayatının basitliğini, gayesizliğini, vahşetini hep küçümseyerek üzüntü içerisinde seyretti, sıkıldı ve daraldı. Gece-gündüz hep düşündü durdu:

“Acaba bunların hayatı böyle mi gidecek, bu insanlar bu hayattan nasıl kurtarılabilir?” Ya da: “Bunları kurtarmak için ben ne yapabilirim?” gibi düşünceler hep Resulullah’ın zihnini meşgul etmiştir.

Himmet sahibi insanlar toplumunu, milletini, insanlığı düşünür onların düzensiz hâl ve gidişatından endişe duyar. Himmetli insanlar için “Racülün hammün”, “Hemmamün” ve “Hemmamül kavmi seyyidühüm” derler. Yani bunlar: Toplumun efendisi, toplumun maslahatını (iyiliğini) düşünen ve onlar için endişelenenlerdir.

Onun için Lût (a.s.) kavmine hitaben:

“İçinizde aklı başında bir kişi yok mu?” demişti. (11/Hûd:78 ).

Nitekim Resûlullah da (s.a.v.): “Her kim Müslümanların hâline ve işine önem vermez ve onlar hakkında, kendisini ilgilendiren bir yönü olduğunu düşünmeden, endişe duymadan yaşıyorsa o, Müslümanlardan değildir,” buyurmuştur. (Enesten Beyhaki; Keşfü’l-Hafa: 2617).

Yani bir toplumun içinde aklı başında, himmetli birilerinin bulunması o toplum için büyük bir talih ve bahtiyarlıktır. Böylesi birilerinin bulunmaması ise o toplum için büyük nakısadır; eksiklik ve talihsizliktir. Öylesi bir kişinin toplum içinde bulunması o toplumu büyük felaketlere maruz olmaktan kurtarır, birçok olumsuz hallerinin düzeltilmesine vesile olur. Şair diyor ki:

لحي اللة للدنيا مناخا لراكب  فكل بعيدالهم فيها معذ ب

“Lehallahü liddünya menahan lirakibin feinne be’idel hemmi fiha muazzabün.” Yani: Dünyaya Allah müstahakkını versin. (Bizim: ‘Allah belasını versin’ dediğimiz gibi bir deyimdir.) Yolculuğu esnasında oraya (dünyaya) iniveren, akıllı ve ileriyi gören, ortamın iyisini kötüsünden ayırt edecek ehliyet ve karakter sahibi olan ileri görüşlü herkes orada azap içindedir, sıkıntılıdır,” der. Çünkü insanların olumsuz halleri onu endişelendiriyor, onlar arasında yaşamak öylesi birileri için işkence oluyor.

Ben de âcizane buna nazire olsun diye şiir halinde şöyle dedim:

لحي الله للد نيا مناخا لراكب  فكل عديم الهم فيها مجدب

“Lehallahü liddünya menahan lirakibin feküllü adîmil hemmi fihâ müceddebün.” Yani:

“Allah dünyaya müstahakkını versin,

Oraya iniveren himmetsiz,

Toplumun ve insanlığın sıkıntısını görmeyen,

Hep kıtlıktır, verimsiz ve bereketsizdir.

Kimselere faydalı olmadığı gibi

Kendi nefsine de faydalı olamamıştır.”

Onun için Resûlullah (s.a.v.): “O Mü’min ki; insanlara karışır ve onların eziyetlerine katlanır sabreder. Böylesi bir kişi, insanlara katılmayan ve onların sıkıntılarını omuzlamayan, onlardan gelen eziyetlere sabretmeyen kişiden daha hayırlıdır,” buyurdu. (İbnu Mâce – Rakam: 4033).

Yine bu konuda: “Himmetür-Ricali takla’ul cibal” (Keşfü’l-Hafa: 2888). Yani: “Adamların himmeti dağları yerinden söker,” denilmiştir.

Bir şair de şöyle söylüyor:

“Kâinat ötesinde ve arka planında öyle himmet sırları vardır ki; insanları ve cinleri aciz bırakacak boyutta himmetlerdir.”

Bu kabil himmetler çok önemlidir. Aslında insanı gerçek manada insan yapan bu himmettir. Allah (c.c.) bir kuluna böyle bir himmet kısmet etmişse bu himmetin gereğini yapmaya da imkân ve istidat bahşeder. Bunları ancak, Allah’ın veli kulları idrak eder ve gereğini ifaya muvaffak olurlar.

Himmetten yoksun olan insanların ise perişan hallerini bir şair şöyle dile getiriyor:

“Her kim ki; ucuzdur (himmetten yoksundur), ucuzluk ona kolay gelir; ölünün yaralanmaktan acı duymaması gibi.” Allah her hangi bir insanı bu durumlara düşürmesin. Ölümün en acısı hayatta iken ölmektir. Allah korusun !..

Resûlullah’ın (s.a.v.) bu himmetidir ki; O’nu, toplumu ve insanlığı düşünerek Hıra Dağı’nda günlerce tahannüste (ubudiyette, kullukta) bulunmasına, toplumun problemlerini çözebilmek uğruna bunalıma girecek derecede dertlendirmiş ve neredeyse intihara tevessül edecek bir duruma getirmiştir.  O’nun gece gündüz demeden yorulmadan, usanmadan sekiz yılda altmışın üzerinde cihad etmesine, bir taraftan da mübarek ayakları şişinceye kadar ibadet ederek icray-ı faaliyette bulunmasına yol açan işte bu himmetidir.

Nihayet Allah (c.c.) insanlığın imdadına yetişti de 570 sene sonra vahiy yoluyla Gök ile irtibat yeniden kuruldu. Başlangıçta Resulullah’ın sadık rüyalarıyla başlayan irtibat, Cebrail (a.s.) ile tanışmasıyla İlahi vahye mahzar olmasına dönüştü. Çıkış yolları gösterildi ve genişe çıktı. Gerçi Peygamberlik, kesbi (sonradan elde edilen) bir durum değildir, çalışmakla kazanılamaz. Allah (c.c.) Peygamberliği kime vereceğini elbette daha iyi bilir. Ama her kim bir şeyi ister, talep eder ve üzerinde ciddiyetle durursa Allah (c.c.) onu boş bırakmaz aradığını bulur. Hatta batıl yolda da olsa ciddi hizmet edenin emeğini Allah boşa çıkarmamaktadır. Bunun teminatını Allah (c.c) şöyle beyan etmektedir:

“Bizim için ceht ederek çalışanı elbette yolumuza kavuşturur, hidâyete erdirir, maksada ulaştırırız ve gerçekten Allah (c.c.) muhsinlerle beraberdir.” (29/Ankebût: 69).

Bu mesajları Kur’ân’ın muhatabı olan insanlar mutlaka doğru bir şekilde anlamalıdır. Bu bir kanundur, şartların tevafür etmesi (tamamlanması) halinde aynen tahakkuk ettiği görülür. Allah’ın hükümlerini esas alarak hayatına tatbik etme niyetinde olanları Allah mükâfatlandırır. Tabii olarak da, bunun aksine hareket edenler ise cezalandırılacaktır. Allah’ın hükümlerine uymayan kimseler isyandadır ve Allah ile ipini koparmış demektir. Onun için Cenâb-ı Hak:

“Dilimize geldi diye, yalan yere rasgele; ‘Bu helaldir, bu haramdır’ demeyin; Allah’a (c.c.) iftira etmiş olursunuz,” buyurmaktadır. (Nahl:116).

Helâlı helâl eden ve haramı haram eden Allah’tır; bunlar başkalarına izâfe edildiği vakit Allah’a iftira edilmiş olur. Cahiliyet Devri’nde yapılan, işte budur. Bu bakış açısı ve hareket her ne zaman yapılırsa yapılsın o zaman Cahiliyet Devri ve zamanıdır. Demek ki cahiliyet bir devre ve bir zamana münhasır olmaktan öte, bir yaşam ve hayat tarzıdır. Cahiliyet yaşantısı ne zaman ortaya çıkar ve birileri tarafından icra edilir ise o devir Cahiliyet Devri olur. “Dünyanın en medeni dönemi” olarak adlandırılan günümüzde pek çok coğrafyada birçok kimseler Cahiliyet Devri’ni yaşamaktadır. Cehaletler bir medeniyet devrinde yaşanıyor diye cahiliyet olmaktan çıkmaz.

 

CAHİLİYET DEVRİNDEN ÖRNEKLER

 

Cahiliyet Devri’nde kadın erkek ilişkilerinde şu haller yaşanmıştır:

Cemiyetin ana direği olan aile rabıtaları (bağlantıları) ayaklar altına alındı; nefisler alabildiğine başıboş bırakıldı. İnsani özelliklerinden olan iffet, hayâ ve saygınlıklar yok sayıldı, unutuldu. Gayr-ı insani ve gayr-ı ahlaki bir ortam içinde behimi (hayvanî) bir hayat yaşanır oldu ve bu yaşam tarzı normal bir yaşantı olarak kabul edildi. Onlarda dört çeşit nikah usulü vardı ve şöyle idi:

1- Bugünkü insanların da arasında tatbik edilen nikâh ki; normal olarak, velâyet sahipleri dünürcü olur, taleplerini ilgililere iletir ve belirli mehir (başlık) ödenmek üzere pazarlıklardan sonra nikâh akdiyle evlilik yapılırdı.

2- Herhangi evli bir kadın âdet halinden çıktığı bir zamanda kadının kocası gözüne kestirdiği bir erkek için kendisine öğüt verir: “Ona git ve onula ol!” derdi. Yani ondan çocuk aldırmak isterdi. Daha sonra da bir şey olmamış gibi o kadını ailesi olarak bırakırdı. Böylece ailesine dışarıdan nüfus ithal ederdi. Bu durum kabullenilir ve bundan da bir nakîse (ayıp, kusur, eksiklik) duyulmaz, normal görülürdü.

3- Kadın, damına bir bayrak diker kapısının açık olduğunu ilân eder, on kişiden az olmamak üzere erkek kabul eder, onlarla buluşurdu. Çocuk yaptıktan sonra da bunlar arasından çocuğuna baba olmasını istediği birine haber gönderir, o da bunu kabul etmeğe mecbur sayılırdı.

4- Kadın, kapısını açık olarak ilân ettikten sonra sayısı belli olmayan erkekler gelir kadınla buluşurlar, çocuk doğduktan sonra da adamlardan birine ilhak ederlerdi. Buna itiraz hakkı tanınmaz, o adam çocuğun babası olarak bilinir ve bu durum meşru kabul edilirdi.

Böylesi birileri arasından zamanla başarı göstermiş, belirli makamlara gelmiş ve şahsiyet kazanmış kişiler de olurdu ve bundan alınmazlar, rahatsızlık duymazlardı.

Ayrıca toplumun ileri gelenlerinden çokları elleri altında bulunan cariyelerini maddi menfaat karşılığında erkeklere gönderirler, onlardan menfaat temin ederlerdi.

Yine, bir adam öldüğü zaman dul kalan karısı üzerinde tasarruf hakkı varisine ait olurdu. Dilerse kendisi evlenir, dilerse başkalarına menfaat karşılığı satardı. Babadan dul kalan üvey anayı üvey oğulları alırlar karı olarak kullanırlar ya da başkaları ile evlendirir ve başlığını alır faydalanırlardı.

Bu durumla, günümüzde zinanın suç sayılmaması arasında bir benzerlik kurarsak bilmem haksızlık etmiş olur muyuz? Onun için diyoruz ki, cahiliyetin zamanı mekânı ve muayyen toplumu yoktur.

“Birileri kız çocuğu ile müjdelendiği zaman kızgınlığından yüzü mosmor kesilir, yutkunur, kıvranır dururdu. Aldığı haber karşısında duyduğu mahcubiyetten halktan saklanır; “Bu eziklik ve rezaletle yaşasın mı, yoksa diri diri çocuğunu toprağa gömsün de bu mahcubiyetten kurtulsun mu”yu, düşünür dururdu. Ne de kötü hüküm veriyorlar (Nahl:16/58–59).

Günümüzde kız çocuklarını nefsanî arzularına ve şehvetlerine kurban ederek kadınlar üzerinde tasarruf hakkına sahip olduğunu düşünen bir takım zihniyetlerle bir benzerlik var mıdır bilemem? Fakat cehalette ortak oldukları muhakkaktır. Allah Müslümanlara şuur ve iz’an versin de basiretlerini açsın!

Adlî yönden tatbikatlarında da farklılıklar gösterirlerdi. Aynı suçu zengin veya üst kademede bir bürokrat işlediği zaman uyguladıkları ceza ile zayıf ve fakir birisinin işlemesi halinde ona uyguladıkları ceza farklı olurdu. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

İşte bu olaylar ve yaşanan hayat tarzı Resulullah’ın (s.a.v.) zoruna gidiyor, gece gündüz bunların endişesi ile kendini yırtarcasına dertleniyor, “Islahı ve izalesi için ne yapabilirim” diyordu. Hep bu kaygılarla yatıp-kalkıyor ve bu durumlar O’nun belini çatırdatan birer yük oluyordu. Resulullah’ın (s.a.v.) bu hâli milletini ve insanlığı düşünenler için çok önemli bir mesajdır.

O devirde öyleydi de günümüzde benzer durumlar yok mudur? Görüldüğü üzere cahiliyetin rengi, şekli ve muhiti yoktur; her devrin ve her toplumun cahiliyetleri ve cahilleri vardır. Tarih boyunca birbirine benzeyen cahiliyetler, vahşetler, zulüm ve rezaletler yaşanmıştır ve yaşanmaya da devam etmektedir. Bu insanlığın bir hastalığıdır. Yegâne tedavisi dini terbiye ile toplumun kendi kendini oto kontrol ile murakabe etmesidir. Bu terbiyeyi alanlar zaten cehalete kapılmazlar. Terbiyeye karşı çıkanların anlayacakları tek dil ise ne yazık ki; disiplin ve cezadır. Bu da hükümetle ilgilidir. Adlî makamların âdil olmaları gerektiği hususunda Kur’ân-ı Kerîm açıkça şöyle uyarmaktadır:

“Zina eden kadın ile zina eden erkekten her birine yüz değnek vurunuz, eğer Allah’a ve Ahiret Gününe inanıyorsanız, Allah’ın kanununu uygularken merhamet ve acıma duygusu sizi yakalamasın.” der. (Nur: 2 ).

Bu kanun işletilmediği içindir ki; rezaletin ve terörün önü alınamıyor. İlahi Kanunlar bir bütündür; her hangi bir tarafı ihmal edildiği takdirde feyiz ve bereketi tezahür etmez; beklenilen sonuç alınamaz.

“Bir memlekette cinayet işleyen birine verilen cezanın infazı, o memlekete gelecek feyiz ve bereket bakımından kırk gün devamlı yağmur yağmasından daha feyizli ve daha bereketli olur.” (İbnu Mâce: 848 )

Kur’ân-ı Kerim meleklerin vasıflarından haber verirken:

“Katı ve şiddetlidirler, Allah’a hiç isyan etmezler, emirlerini yerine getirirler,” buyurmaktadır. (Tahrim: 6).  Burada meleklerin katı ve şiddetli varlıklar olarak tasvir edilmesini, belki birilerinin melekleri merhamet göstermeyen varlıklar olarak değerlendirmelerine yol açabilir. Hâlbuki öyle değildir; bilakis melekler son derece merhametlidir ve mü’minler için hep du’a ederler. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“O, Arşı yüklenen ve onların etrafında bulunan melekler Allah’ı (c.c.) hamd ile tesbih eder ve Allah’a inanırlar, müminler için mağfiret diler, şöyle derler: ‘Rabbimiz, her şeyi rahmetinle ve ilminle kuşattın; Sen, tövbe edenleri ve yoluna tabi olanları bağışla ve onları Cehennem azabından koru!” derler. (Mü’min: 7).

Bu ifade meleklerin Allah’ın emirlerini harfiyen eksiksiz olarak yerine getirdiklerini, O’na asla isyan etmediklerini gösteren bir örnektir. Müminlere de düşen görev budur. Yani Allah’ın emir ve yasaklarına inanan, hükmüne teslim olan mü’minler, Allah’ın hükümlerine kendilerince yorum getirmeye kalkışmamalı, ilahi hükümlerin doğruluğundan şüpheye düşmeden ve en ufak bir tereddüt dahi göstermemelidir. Zina edene recim uygulanacaksa, hırsızlık edenin eli kesilecekse zengin- fakir vb. hiçbir ayırımı yapmadan ilahi hükmün gereğini yerine getirmelidirler. Çünkü bunları bize emreden Allah (c.c.), kullarını bizden daha çok sever.

Şüphesiz ki; Allah (c.c.) yarattığı kullarını, insan hakları kisvesi altında feryat ederek ahlâksızı, zalimi ve caniyi müdafaa ederek onlara sahip çıkanlardan daha çok sever ve onların maslahatlarına uygun olan hükmü herkesten daha iyi bilir. Bunu kabullenemeyen İslam Dinini kavramamış ya da benimsememiştir.

İnsan:

“O, emretmişse bizlere ancak itaat etmek ve hükmü infaz etmek düşer,” diye düşündüğü ve böyle teslim olduğu zaman Müslüman’dır. Aksi takdirde ancak ismen Müslüman’dır. Bu durumda olanlar gerçekten Müslüman olduğunu ispat etmekte zorlanacak ve delil de gösteremeyecektir.

 

RESULULLAH’IN ( S.A.V.) BELİNİ ZORLAYAN YÜKÜ

 

Resulullah (s.a.v.) içerisinde yaşadığı toplumun bu ahlâki çöküntüsünü görüyor, izliyor ve bu durumdan vicdan azabı çekiyordu. Bu gidişatın düzeltilmesi ve toplumun bu bataklıktan çıkarılması için ne yapabileceğini düşünüyor ve üzülerek takip ediyordu. Büyük insanların şiarı budur, bu himmete sahip olmayanlar büyük insan olamazlar. Onun için Resulullah’ı (s.a.v.) okurken, öğrenirken, sünnetini yaşamak isterken bu durumlar ön plana alınarak düşünülmeli ve değerlendirilmelidir. Bu durumlar hesaba katılmadan, nazar-ı itibara almadan Resulullah’ı tanımak, O’na tâbi olduğunu zannetmek eksiklik olur.

Bu büyük insanı seven ve Peygamber olarak seçen Allah Teâlâ, O’nun bu üzüntü ve sıkıntılarını kaldırdığını, ileride çok geniş, feyizli ve bereketli günler geleceğini müjdeleyerek inayetini gösteriyor. O’nun kalbini açıyor ve rahatlık telkin ediyor.

O’nun rahatlatılması ve gönlünün açılması birkaç yönden olmuştur. Bir taraftan hissi olarak açılmıştır. Bu olay şöyle rivayet ediliyor. Ubey bin Ka’b rivayet eder. Der ki: Ebû Hüreyre, Resulullah’a (s.a.v. ) cüretle soru sorardı. Başkalarının soramadığı şeyleri de sorardı. Bir gün Resulullah (s.a.v.) ona şöyle dedi:

“Ey Ebü Hüreyre! Benden sordun ben de cevap vereyim. Ben, on yaş ve birkaç aylıktım ki; başımın üstünde bir ses işittim. Bir de baktım ki, bir adam başka birine soruyordu:

—O, bu mu?

O da:

—Evet budur, dedi.

Bunlar bilmediğim ve hiç görmediğim kimselerdi. Öyle bir güzel kokuları vardı ki; başkalarında böylesini asla görmedim. Öyle bir yapıları ve üzerlerinde öyle bir elbiseleri vardı ki; başkalarında benzerini hiç görmedim. Bana geldiler ve beni karşılarına aldılar. Her biri pazılarımdan tuttu. Ben onların dokunduklarını hissetmiyordum. Beni yatırdılar ama incitmediler, yıpratmadılar.

Biri diğerine:

—Göğsünü aç, dedi.

Birisi göksümü açtı. Gördüğüm kadarıyla göğsümü yardı. Kan akmadı, ağrı yapmadı.

Biri:

—İçindeki kini ve kıskancı çıkar, dedi.

Kan pıhtısı gibi bir şey çıkarıp attılar.

Biri:

—Bunların yerini merhamet ve re’fet ile doldur, dedi.

Baktım çıkardıkları gümüş parçası gibi bir şeydi. Sonra sağ ayağımın başparmağını hareket ettirdi:

—Dön ve selametle kal, dedi.

Koşarak geldim; küçüklere acıma ve büyüklere hürmetle döndüm,” diyor.

Hissi açılmayı böyle anlatıyor. Bunlar İbn-i Kesir tefsirinde geçer. Diğer siyer ve hadis kitaplarında da bu olay tafsilatlı olarak anlatılmaktadır.

Başka bir rivayette de şu fazlalıklar var:

—Sonra anneme (sütannesine) geldim, olayları anlattım. Başıma bir şeyler geldiğinden endişe ederek korktu. Hemen bineğini hazırladı yükünü yükledi, beni bindirdi, kendisi de terkime bindi, beni anama götürdü:

—Emanetini al ve zimmetimi kurtar, dedi.

Fakat anam korkmadı ve:

—Ben rüyamda gördüm. Benden bir nur çıktı, Şam köşklerini aydınlattı, dedi.

Bir yerde de kalbinin kar suyu ile yıkandığı bildirilmektedir. Bununla da, çamura bulaşmamış su ile yıkanmış olmakla yer çekiminin etkisinden temizlendiği hükmü çıkarıldı.

Bu bir Peygamber mucizesidir. Ancak her haber ve hareketten bir ders alınması gerektiğine göre, bir parmağın bile ameliyat edilemediği bir devirde ameliyattan hiç bahsedilmezken Kalp ameliyatı geçiriyor da:

“Bunu şu ortamda söylesem kimse inanmaz,” diye endişe etmiyor; olay ve hakikat ne ise öylece anlatıyor.

Resulullah’ın (s.a.v.) bu tutumu bütün Müslümanlara örnek teşkil etmelidir.

Hakikatler ifade edilirken kabul edilir şartı aranmamalı, “Olabilir mi olamaz mı?” müzakeresi yapılmamalı. Olay olduğu gibi anlatılmalıdır. Bu husus, her zaman insanlığın muhtaç olduğu bir durumdur. Hakikati, gerçeği ve doğru olanı söyleme erdemliliği asla terk edilmemeli, örnek olmak üzere de insanlığa hediye edilmeli.

Ne yazık ki; nice gerçekler, “Ortam müsait değil,” veya benzeri bahanelerle açıklanamıyor, karanlıklar arasında kaybolup gidiyor. Buna işaret olmak üzere Ayet-i Kerime’de şöyle deniliyor:

“Ola ki, müşriklerin: Onunla bir kenz (külliyetli miktarda maddi zenginlik) indirilseydi ya da beraberinde bir melek gelseydi diyeceklerinden endişe ile sana vahyedilenden bir kısmını duyurmayı terk edersin ve o yüzden de kalbin daralır, Sen sadece bir uyarıcısın, Allah her şeyin vekilidir.” (Hûd: 12).”

Bu haberler şunu bildiriyor: Gerçekler olduğu gibi açıklanmalı, beğenilir- beğenilmez ama gizli kalmamalıdır. Bakarsın bu gün o gerçekleri kabul edemeyen, hazmedemeyen kimseler, hakikati görür ve kabul etme mecburiyeti doğar. Günün ve zamanın ne getireceği baştan bilinemez. Din, olamayacak şeylerden haber vermez. Akaidimizde çok önemli bir kural vardır:

“Güzellikler ve çirkinlikler şer’idir; aklen idrak edilebilir de edilemeyebilir de.” Olduğu gibi kabul edilmesinde belli bir sakınca olmadığı müddetçe aynen ilan edilir. Tevil etmeğe kalkışılmamalıdır. Eğer başka nasslarla karşılaşma durumu olur, ya da mümkün olmayacak bir mana ifade ediliyorsa ancak o zaman tevil yoluna gidilir. Haberde noksanlık aranmaz. Akıl idrak edememişse eksiklik akılda aranır. Bu önemli bir kuraldır. İnanmayanlara kabul ettirmek zor olsa da, kabul görmeyecekler diye terk edilemez. Kabul edileceği bir gün gelir. O halde hakikatler aynen muhafaza edilmeli, çeşitli bahanelerle terk edilmemeli, gizli bırakılmamalıdır.

İşte bu ameliyat olayı 1400 küsur sene önce olmuş ve gerçekleşmiş bir hakikattir ki; bugün 20. asırda artık herkes bunu anlıyor; ameliyatın gayet normal ve basit bir olay haline geldiğini görüyor. Bunlar inkârı kabil olmayan mucizelerdir. Bunlar geleceğe ait haberler olup sayısız örnekler ortadadır. Yerimiz müsait olmadığı için örnekleri çoğaltmıyoruz. Bunları bize ulaştıranlardan Allah razı olsun! Minnettarlığımızı ifade etmeye çalışıyoruz, bu hakikatlerin açıklanmasını ve bilinmesini istiyoruz.

 

PEYGAMBERİMİZİN MANEVİ AMELİYATI

 

Bu olay Peygamber Efendimiz’in (a.s.v.), hissen kalbinin ve gönlünün açıldığını ve rahatlatıldığını beyan etmektedir. Manen de onun sıkıntısının kaldırılıp rahatlatıldığına dair haberler oldukça geniştir. Yani manen kalbinin açılması (ameliyat olması) hayli geniştir.

Bunların başında Allah’ın (c.c.) kendisine melek göndermek suretiyle vahiye mahzar olması gelir. Âlimlerimiz vahyin birkaç yönden geldiğini açıklarlar. Bunlar hakkında İbnül Kayyım El- Cevziye’nin Mevahibil Ledüniye adlı esrinde şunlar kaydedilir:

1- Sadık rüyalar: O, rüya görüyor ve gördüğü rüya sabah aydınlığı gibi açık olarak tezahür ediyordu. Bunlarla rahatlıyor, kendisine büyük ölçüde güven geliyor, sıkıntıları bertaraf oluyor, rahatlıyordu. Onun için “Rüya, vahyin 1/46’idir,” derler. Yani, 46 cüzden bir cüzdür derler.

2- Kendisine melek geliyor fakat meleği görmüyordu. Melek O’nun Rev’una (kalbine) ilka’ ediyordu (bırakıyordu). Bunu Resulullah (s.a.v.) şöyle beyan ederler:

“Ruhul-Kudüs nefsime üfledi ve dedi ki: Hiçbir nefis rızkını kemaliyle bitirmeden önce ölecek değildir. O halde rızkınızı ararken Allah’tan sakının helal yollardan güzelce arayın, rızk endişesiyle harama bulaşmayın!”

3– Melek bir şahıs sûretinde görünür ve O’nunla açıkça konuşurdu; ta ki, O’nun dediklerini ezberleyip hafızasına alıncaya kadar. Bir defasında melek, sahabeden Dihyetül Kelbî suretinde gelmişlerdi.

4- Bazen de çıngırak sesi gibi ses çıkararak gelirdi. Kendilerine en ağır gelen vahiy bu türden olan vahiy idi. Öyle olurdu ki; en şiddetli soğuk günlerde bile kan-ter içinde kalırdı. Eğer binek üzerindeyse binek dayanamaz çökerdi. Bir gün de, Zeyd bin Sabit’in dizine yaslanmış olduğu halde gelmişti de o kadar ağır bastırmıştı ki; Zeyd: “Neredeyse dizimi ezecekti,” diyor.

5- Melek, kendine has sûreti ile görünürdü ki; altı yüz kanadı vardı. Allah’ın dilediği kadar vahyederdi. Bu durum iki defa vaki olmuştur. Necm Sûresi’nde belirtildiği gibi ki, şöyle der:

“Allah, kuluna vahyini bildirdi.  Gözleriyle gördüğünü kalbi yalanlamadı.” (Necm: 10-11).

6- Göklerin üzerinde iken vahiy gelmiştir. Namazların farz olduğu Miraç’ta vuku bulmuştur.

7- Melek vasıtası olmaksızın direkt olarak Allah’ın (c.c.) kendisi ile konuşmasıdır. Musa aleyhisselam ile konuştuğu gibi.

Bunlara ilaveten bazıları 8.inci bir mertebe daha eklerler. O ise, arada perde olmaksızın açıkça karşı karşıya konuşmasıdır.

Başka bir mertebe daha vardır ki; o da Resulullah (s.a.v.) içtihat ettiği zamanlarda Allah (c.c.) O’nun kalbine ilka’ ettiği ilim ile hükümlerde açıklama yapmasıdır. Zira üzerinde ittifak edilen meselelerden biri olarak, “Resulullah (s.a.v.) içtihadında kesinlikle hata etmez, çünkü o masumdur.”  O’nun hata etmemesi olağan üstü bir hâl olarak kabul edilir.

“Olağan üstülük” O’nun ümmeti hakkında geçerli değildir. Ümmetin içtihadında sevap kazanması söz konusudur. Hata ederse bir, isabet ettirirse iki kat sevap kazanır. Ve kıyamete kadar içtihat kapısı açıktır ve ehil olan herkesin bunu değerlendirmesi dinî bir vazifedir.

İslam Ulemasından Hilmi; Vahyin kırk altı çeşitten geldiğini söyler. Ebu Amir ise Ebu Umame en- Nakkaş’tan rivayet ettiğine göre:

“Alak Sûresi’nin nüzulü O’nun nübüvvetini (Nebi olduğunu), Müddessir Sûresi’nin nüzulü ise O’nun uyarma, müjdeleme ve teşri ile Risaletini (Resul olduğunu) ispat eden delillerdir,” demişlerdir.

Burada bu münasebetle günümüzde yer yer konu edinilen bir meseleye de işaret etmekte fayda vardır. Şöyle ki:

Günümüzde bazı zevat Nübüvvet ve Risalet hakkında, bu güne kadar kabul gören kurallar dışında yeni bir şey keşfetmiş gibi açıklamalar yapıyorlar ve “Nübüvvetin sona ermiş olduğunu fakat Risaletin devam ettiğini” ısrarla savunuyorlar. Bunun gereksiz ve lâfzî bir tartışma olduğu kanaatindeyim. Zira geçmişte âlimlerimiz bunların tarifini, tefsirini, izahını yapmışlar ve bir karara bağlamışlardır. Bunun aksini ispata çalışmak onları techîl (cahillikle itham) ve tazyîf (yetersiz görmek) olur ki, kimsenin böyle bir hakkı yoktur. Ayrıca dini konularla ilgili görüşler ve yorumlar ortaya konulurken dikkat edilmesi gereken husus ile ilgili olarak hassasiyet gösterilmesi gerektiği:

“Her hayır geçmişlere tabi olmakta ve her şer ise yeniden doğmalara takılmaktadır,” şeklinde akait kitaplarımızda yerini almıştır.

Nebi hakkında söylenenlerde ihtilaf yok. Resul hakkındaki iddiaları ise Risaletin sona ermediği şeklindedir. Bunu şöyle açıklamak gerekir diye düşünüyorum.

“Resul” kelimesinin iki türlü anlamı vardır:

1- Istılahta Resul, 2- Lügat itibarı ile Resul.

 1-İstilahta Resul: Sadece Allah tarafından müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilen ve dinî kaidelerde belirlenen Resullerdir ki; bunların sayısı 313 olarak bilinmektedir. Bu husus akidemizde kesinleşmiş bir hükümdür ve bozulamaz.

2-Resulün lügat manası: Herhangi bir insanın başka birine gönderdiği, aracı ettiği kimselerdir.

Bunları Istılahî anlamdaki Resüller arasına koyup “Risalet devam ediyor,” demek ancak mugalâta (demagoji-safsata) olur. Bunların biri diğeriyle karıştırılmamalıdır! Nasıl ki, Peygamber olmayan birisini Peygamber olarak görmek ve kabul etmek küfür ise, Resul olmayan birisini de Resul olarak görmek ve öyle kabul etmek iman yönünden fevkalade tehlikelidir.

Resulullah (s.a.v.) işte bu vahiylerle rahatlatılmış; belini, kemiklerini çatırdatan ağır sıkıntı ve baskılardan kurtarılmıştır. Nitekim Resulullah (s.a.v.) ilk vahyi aldığı yer olan Hıra Mağarası’ndan döndüğünde benzi geçmiş titriyordu. O halde iken Hz. Hatice’ye gelmiş:

“Beni örtün! Beni örtün!” demiştir.

Üzerindeki o heyecan gidinceye kadar da yatmıştır. Daha sonra:

“Ey Hatice, bana ne oluyor? Şöyle şöyle bir takım şeyler gördüm; korkuyorum, başıma bir şeyler mi geliyor?” dediklerinde Hz. Hatice:

“Asla, öyle bir şey olmayacaktır. Bilakis müjdeler olsun! Vallahi, Allah (c.c.) asla, seni ebediyen mahcup etmeyecektir. Sen ki; akrabalarının hakkını gözetir, sözünün doğruluğuna özenir, nice sıkıntılara katlanır, misafir ağırlar, darda olanlara yardımda bulunursun,” dedikten sonra O’nu amcasının oğlu olan Varaka bin Nevfel bin Esed bin Abdül Uza bin Kusa’ya götürür ki; o, cahiliyet devrinde Nasranileşmiş, okuyan yazan biri idi. İbranice ve Arapça yazar, İncil okurdu ve yazardı. Gözleri âmâ olmuş yaşlı idi. Hz. Hatice ona:

“Bak, amcanın oğlu neler söylüyor bir dinle,” dedi. O da, Resulullah’a: “Neler oluyor?” diye sordu. Resulullah (s.a.v.) de ona gördüğü şeyleri anlattı. Varaka, Resulullah’a şöyle dedi:

“O gördüğün şey, O, Namus-i Ekber’dir (Cebrail A.S.) ki, Musa’ya (A.S.) gelen melektir. Keşke genç olsaydım da seni halkın yurdundan çıkarırlarken yanında bulunsaydım. Bunu çok isterdim!” dedi. Resulullah (s.a.v.):

“Ya! Ben yurdumdan çıkarılacak mıyım?” deyince:

“Senin bu davan gibi bir dava ile gelip de yurdundan çıkarılmayan hiç kimse yoktur. Ne olurdu genç olsam da güçlü olarak seni desteklesem; samimiyet ve metanetle yardımcı olsam,” dedi.

Daha sonra da Varaka fazla yaşamadı, vefat etti. Resulullah’a gelen vahiy bir ara kesildi, ara verildi. Ama Resulullah (s.a.v.) vahyin gelmesini can-ı gönülden istiyor ve bekliyordu. Bu yüzden son derece üzülüyor, daralıyor, ıstırap çekiyordu. Bazen bu daralmadan dağ başına çıkıyor kendini aşağıya atmayı dahi düşünüyordu. Fakat bu esnada Cebrail Aleyhisselam geliyor:

“Ya Muhammed! Sen gerçekten Allah’ın Resulusun,” diyor, O’nu teskin ediyor, bunun üzerine geri dönüyordu. Bu olay birkaç defa tekerrür etmiştir. Her defasında Cibril-i Emin kendisine gelerek teskin etmiştir. (Mevahibil Ledüniye: 45)

Said bin Cübeyir, İbni Abbas’tan şöyle rivayet ederler: Resulullah (s.a.v.) diyor ki:

“Ben Allah’tan (c.c.) bir mesele sordum. İsterdim ki, sormamış olsaydım.

Dedim ki:

—Ey Rabbim! Benden önce bir takım Peygamberler geldi, geçti. Onlar arasında kendilerine rüzgârı musahhar kıldığın kimseler var, onlar arasında duaları ile ölüleri dirilttiğin kimseler var, dedim de Allah (c.c.) dedi ki:

—Ben seni yetim olarak buldum da sığınak olmadım mı?

Dedim ki:

—Evet ya Rabbi, oldun.

—Seni kararsız ve huzursuz olarak buldum da sana hidâyet vermedim mi?

—Verdin Ya Rabbi!

—Senin kalbini açarak genişlik ve rahatlık vermedim mi? Belini büken, çatırdatan ağırlıklar altında buldum da üzerinden yükü kaldırmadım mı?

—Evet, Ya Rabbi kaldırdın, dedim.” (Mizan Tefsiri: C. 20/ 328- 329)

Görülüyor ki; bu sûre-i celile ile Allah (c.c.), Peygamberimiz Hz. Muhammed’e ihsan ve inayetini hatırlatmaktadır. Allah (c.c.), Habibine sayısız in’am ve ikramda bulundu. Ona Risalet verdi, bütün insanlığa Peygamber olarak gönderdi. Allah (c.c.) Resuluna olan desteğini Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetlerinde bildirmektedir:

“Biz seni ancak kaffeten bütün insanlığın Peygamberi, uyarıcı ve müjdeleyici olarak gönderdik,” buyruluyor. (Sebe’: 28). Bir taraftan Kur’ân’ın nuru, diğer taraftan Risaletin nuru ile Resulullahın kalbi açılmıştır.

“Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik,” (Enbiya:107) derken O’nunla inanlara in’amda bulundu.

“Gerçekten, Allah (c.c.) müminlere kendi nefislerinden olan bir Resul göndermekle büyük in’amda bulundu ki; onların üzerine âyetlerini okur, onları temizler, kitap ve hikmeti öğretir, her ne kadar önceleri apaçık sapıklıklar içinde olsalar da,” (Âl-i İmran: 164.) âyet-i kerimeleri Hz Muhammed’in gönlünü açan, sıkıntılarını gidererek rahatlatan ilâhi ihsan ve inayetlerdir. Ayrıca O’na nasıl büyük nimetler verdiğini şu âyet-i kerimelerle hatırlatır:

“Siz O’na yardım etmezseniz de Allah (c.c.) O’na yardım etti. Kâfirler O’nu yurdundan çıkardıkları zaman O, mağarada ikinin ikincisi olarak, arkadaşına: ‘Endişe etme, gerçekten Allah (c.c.) bizimle beraberdir,’ diyordu. Allah, O’nun üzerine sekineyi (gönül rahatlığını) indirdi; görünmeyen bir ordu ile destekledi, kâfirlerin sözü yerde kaldı; Allah, kelimesini yüceltti. Allah azizdir, hakîmdir.” ( Tevbe: 40).

Bu âyeti kerîmede geçen “İkinin ikincisi…” derken Peygamberimizin Sevr Mağarası’nda Hz. Ebubekir ile birlikteliği bildirilmektedir. Muhammed El Buseyri bu olaydan bahsederken: “Müşrikler, kısa bir zamanda mağaranın önüne güvercinin yumurtlayacağını ve örümceğin de ağ gereceğini hiç düşünemediler,” diyor.

“Kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik. O halde sen namaz kıl, kurban kes. Asıl soyu kesik olan, şüphesiz seni küçültmek isteyenlerdir.” (Kevser Sûresi).

“Allah, hadisin (sözün) en güzelini birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, (O’na) saygı duyanların tüyleri bu Kitabın etkisinden ürperir, derken hem bedenleri hem de gönülleri yumuşar ve kalpleri Allah’ın zikrine yönelir. İşte bu Kitap, Allah’ın, dilediklerini kendisiyle doğru yola ilettiği hidâyet rehberidir. Her kimi de sapıtırsa artık ona hidâyet veren olmaz.” (Zümer: 23).

“Gerçekten Allah ve O’nun melekleri O Nebi üzerine salavat getirirler. Ey iman edenler! Siz de O’nun üzerine salavat getirin.” (Ahzap: 56).

Allah’tan (c.c) salavat, O’na Allah’tan rahmet ve inayettir. İnsanlardan salavat, O’na du’a ve ve şefaatini dilemek, sünnetine riayet etmektir.

“Sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Ta ki; geçmiş ve gelecek günahların bağışlansın ve üzerine nimetim tamamlanmış olsun ve seni sırat-ı müstakime hidâyet etsin. Ve şanlı bir zaferle Allah sana yardım etsin!” ( Fetih: 1–3 ).

“De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki; Allah da size sevgi nasip etsin ve günahlarınız bağışlansın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân: 31).

“Sen onların arasında olduğun müddetçe Allah onlara azap verecek değildir ve onlar istiğfar ettikleri müddetçe onlara azap vermez.” ( Enfâl: 33).

“Sen razı oluncaya kadar ileride Rabbin sana verecektir.” (Duhâ: 5).

“O Allah’tır ki, sizin üzerinize salavat getirir ve melaikeleri de. Ta ki; sizi karanlıklardan nura çıkarsın. O, hep müminler için merhametlidir.” (Ahzâb: 43).

“Onlar her ne kadar sana hile yapmak (tuzağa düşürmek) isterlerse, şunu bil ki;  Allah sana kâfidir. O, seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.” (Enfâl: 62).

“Sen sabret, senin sabrın ancak Allah’tandır, onlar üzerine üzülme ve endişe etme, onların düzenlerinden daralma. Gerçekten Allah, takva sahipleri ve muhsinlerle beraberdir.” (Enfal: 127–128).

Zaten Kur’ân-ı Kerim’in tamamı O’nun desteği ve kuvveti değil midir?

Allahü Teâla ihsan ve inayetiyle O’na öyle sadık ve samimi sahabeler verdi ki; onlar O’nun etrafında kenetlendiler. O da ashabından bîat (bağlılık sözü) alarak onları etrafına topladı. Zira davada birlik ve beraberliğe çok ihtiyaç vardır ve bu ilâhi bir kanundur. Resulullah bunun gerekliliğini ve şartlarını bir sünnet olarak talim buyurmuştur. Onlarla bazı ölçüler dairesinde anlaşma yaptı ve akitleşti. Onlardan şu esaslar çerçevesinde biat istedi:

“Bana; beni dinlemek, bana itaat etmek üzere söz verecek ve bîat edeceksiniz. Rahat günlerde ve zor günlerde, zengin ve fakir olduğunuz hallerde, kolaylıkta ve zorlukta, ‘Emr-ün bil ma’ruf ve nehy-ün anil münker’de Allah için konuşacak, hak olan şeyi söyleyeceksiniz. Allah yolunda yaptığınız hizmetlerde kınayanın kınamasından kokmayacaksınız. Bana yardımcı olacak, kendinizi ve efrad-ı ailenizi neye karşı müdafaa ediyorsanız beni de onlara karşı koruyacaksınız. Malınızla, canınızla destekleyecek, yanımda bulunacaksınız,” dedi.

Onlar da: “Ey Allah’ın Resulü (s.a.v.)! Biz bunu yaparsak bizim için ne var?” diye sordular.

Günümüzde de bu soru sıkça şöyle sorulur: “Biz bu fedakârlığı yaparsak bize nasıl bir hak tanıyacaksınız?”

Örneğin: Bakanlık, müsteşarlık, müdürlük vb. makamlar veya başka türlü menfaatler istenebilir. İnsan bu, böyle beklentileri olabilir. Bizim aklımıza bunlar geliyor.

Ama Resulullah bu tür menfaatlerin hiç birini vâd etmiyor. Zira sahabeden istedikleri birer hizmettir ve ibadettir. Hizmet ve ibadetler sadece Allah rızası için yapılır ve karşılığı sadece Allah’tan istenir. İşte bu hakikati talim etmek üzere Resulullah (s.a.v.), onlara Cennet vaad etmiş, dünya ile ilgili her hangi bir menfaat vaad etmemiştir. Onlar da bu hakikati kavrayıp inandıklarından dolayı:

“Vallahi Ya Resulallah; bizden aldığınız mallar bize kalanlardan daha hayırlı ve daha sevimlidir, senin yolunda ölmek yaşamaktan daha üstündür,” diyorlardı.

İşte bu şartlar dairesinde sahabeler Resulullah’a biatta bulunmuşlar ve karşılığında da kendilerine Cennet vâd edilmiştir.

Sahabe bu biatı yaptıkları zaman henüz müslüman olmayan Abbas onları gördü, dinledi ve onlara şöyle dedi:

“Ne yaptığınızın farkında mısınız? Siyahı ve kırmızısı ile insanlığa harp ilan ediyorsunuz.”

Bütün tehlikelere ve zorluklara rağmen sahabe her şeyi din adına göze alarak Allah Resuluna kesinlikle destek vereceklerine ve yardımcı olacaklarına söz verdiler ve sözlerini de tuttular. Sahabeler bu fedakârlığı ve bu azmi göstermişlerdi. Öyle ki, onlar daha dünyada iken Allah rızası ile müjdelenmişler ve yeryüzünde gezerlerken insanlar onları parmakla göstererek:

“Şu adamdan, şu insandan Allah razı olmuştur,” demişlerdir.

İşte onların gönüllerini açan, kalplerine itminan veren, onları her türlü fedakârlığa hazırlayan ve şehit olurken onlara:

“Füztü ve Rabbil Kâbe,” Yani: “Kâbenin Rabbine yemin ederim ki; aradığımı buldum, maksadıma erdim, hedefime ulaştım,” dedirten ve bunun heyecanını yaşatan onların Allah’a ve Resuluna olan imanlarıydı.

Gecekondudan köşke taşınıyormuşcasına heyecanla gidiyorlardı ölüme. Bu insanlar bu fedakârlıkları yaparlarken bu işin arka planda ise Allah’ın inayeti ve hidâyeti vardı. Onun için bazen hidâyeti tartışan kardeşlerimiz bunun şuurunda olmalıdır.

Hidâyetin iki türlü anlamı vardır:

Biri hedefi göstermek, diğeri ise hedefe ulaştırmaktır.

Hedefi gösterme hidâyetini herkes yapabilir, yapmalıdır. Doğru olarak bildiği şeyi başkalarına söylemeli, yol göstermelidir. Bunun için farklı bir imtiyaz ve üstünlük de aranmaz, şart da değildir. Yol göstermeye çalışan kişinin bilhassa kendisinin insanlara gösterdiği yolun doğru olduğuna inanması ve bilgisine güvenmesi kâfidir.

Ama hedefe ulaştırma hidâyetini Allah’tan başka kimse yapamaz. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) amcası Ebu Talib’i çok severdi ve onun hidâyete ermesini can-ı gönülden isterdi. Fakat Allah Resulü bu arzusuna rağmen amcasına hidâyet veremediğinden mübarek kalbi daraldığında Allah (c.c.):

“Sen istediğine hidâyet veremezsin, ancak Allah dilediğine hidâyet verir,” (Kasas: 56) âyet-i kerimesiyle O’nu teselli etti. Bu bir Kur’ân âyetidir. Bunun ötesinde kim ne diyebilir ki?

Tebük Gazası’nda geri kalmalarından kalbi daralan sahabelerden Kur’ân-ı Kerîm haber verirken de onların nasıl bir halet-i ruhiye içerisinde bulunduklarını tasvir eder. Yeryüzü bütün genişliği ile onlara o kadar dar olmuştu ki, sığınabilecekleri her hangi bir yer bulamıyorlardı ve bunalmışlardı. Nefisleri ve kalpleri o kadar daralmıştı ki; üzerine bastıkları yeri, içinde oturdukları evin duvarını göremez duruma gelmişlerdi.

Daralan insanın gözü kararır, önünde olan şeyi dahi göremez hale gelir. Yanında seslenen kimsenin dahi sesini duyamaz olur.

Resulullah’a (s.a.v.), yaşadığı bu halet-i ruhiyeden sonra nasıl bir genişlik ve sükûn verildiğini bildiren bu ayet-i kerimeler birer mesajdır. Allah için ve sadece O’nun rızası için sıkıntılara katlanan, fedakârlık yapan kullarının bu fedakârane tutum ve davranışlarının karşılığını Allah (c.c.) mutlaka verecektir.

Sûre-i celilede: “Kalbini senin için açmadık mı?” şeklindeki ifadede “leke” yani “Senin için,” derken bütün tecelliyat-i İlahiyenin Peygamber-i Zişan için olduğunu göstermekte; O’na olan inayet-i Rabbaniyenin azametini açıkça beyan ve ifade etmektedir. Bunlarla O’nun şikâyet etme mevkiinde değil şükür etme mevkiinde olduğunu hatırlatmaktadır. Bütün bu çektiği sıkıntı ve zorlukların O’nun lehine ve menfaatine olduğunu bildirmektedir.

Yapmakta olduğu işin sonucundan kesin olarak emin olan insanın sıkıntıları hafifler, güzel akıbeti düşündükçe ulaşılacak neticenin hazzını duyar. Bunlar İlahî birer masajdır ve İlahî kanunun işleyişidir. Bu durum her fedakârlık yapan, sadakat ve samimiyet gösteren insanın mutlu akıbetlerini bildirmektedir.

Sonra: “Ve veda’na ‘anke vusrek: Hem senin üzerindeki ağırlığı kaldırdık, senden uzaklaştırdık, bir kenara bıraktık,” şeklindeki ifadede “uzaklaştırmak ve aşmak” için kullanılan “’an” edatının kullanılmış olması O’nun ağırlıklarının nasıl ve ne kadar uzaklaştırdığını daha belirgin bir şekilde ifade ediyor. Yani Kevser Sûresi’nde beyan edildiği gibi: “Sana çok hayırlar verdik o halde sen de karşılığında Namaz kıl, Kurban kes,” buyrulduğu gibi burada da İlahi lütuf hatırlatılarak kalb-i şerifleri rahatlatılıyor, sükûnet ve huzur telkin ediyor. Âyet-i kerimede Peygamberimizin isminin yerine “zikrini” demek suretiyle mefhum (kapsam) genişletilmiştir. Bundan şeref, şan, makam, istikbal ve itibar anlaşılmaktadır.

 

PEYGAMBERİMİZİN ADININ YÜCELTİLMESİ

 

En başta, bir insanın mümin kabul edilmesi için Allah’ın birliğine şahit olmasının yanı sıra Hz. Muhammed’in (a.s.v.) de O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahit olması kaçınılmaz bir şart olarak yerini almış ve müminin olmazsa olmazı olmuştur. Bu şart yerine getirilmez ise iman olmuyor.

Bu şahadeteyn (iki şahadet), İslam âleminde ve dünyanın her tarafında beş vakit namazda müezzin efendiler tarafından okunan Ezan-ı Muhammedi’de bütün ihtişamıyla, yüksek bir sesle açıkça ilân edilmektedir. Üzerinde durduğumuz sûre-i celilede Peygamberimizin adının, şanının yükseltildiğine dair ibarede geçen “zikir” ifadesinde, ismin ötesinde daha geniş bir mana yüklüdür. “Zikir”in mastar olarak “fail”ine de “mef’ul”üne de izafesi hem caiz hem de güzeldir.

“Fail”ine izafe edilirse, Hz. Muhammed’in (a.s.v.) zikredilmesinin Allah katındaki makbuliyeti, derecesi ve Allah tarafından değerlendirilmesi şeklinde anlaşılır ki:

“Sen gerçekten büyük ve yüksek bir ahlak üzeresin,” (Kalem: 4) mealindeki âyetin manası bunu ifade eder.

Burada Allah Resulünün ulvi sıfatlarından bahseden Aliyül Kari şunları kaydeder:

“O, aklındaki kuvvet, fehmindeki  (anlayış) sıhhat, lisanındaki fesahat, harekâtındaki itidal ve nesep yönünden şerefi İlahi bir ihsan olup müktesep (çalışarak kazanılmış şey) değildir. Din ve şeriattaki edep, ilim, hilm (yumuşaklık), sabır, şükür, adalet, zehadet (dine bağlılık), tevazu, bağışlama, iffet, cömertlik, şecaat, hayâ, vakâr ve merhamet güzel ahlak cümlesinden olup, edep ve terbiye mahsulüdür. Onun içindir ki:

“Rabbim beni terbiye etti ve terbiyemi güzelleştirdi,” demiştir.

Duhâ Sûresi’ndeki:

“Rabbin, yakında sana razı oluncaya kadar verecektir,” mealindeki âyet bu manadadır.

“Mef’ul”üne izafe edildiği vakit ise, Allah Resulunun şahsi gayret ve çalışmalarıyla iktisap ettiği meziyet ve hususiyetler ile verilen dereceler ifade edilmiş olur.

Hadis-i Şerif olarak değerlendirilen: “Levlake, levlake lema halaktül eflâk: Eğer sen olmasa idin felekleri yaratmazdım,” şeklindeki ifadenin lâfzan (söz olarak) sıhhati üzerinde söz söylense de mananın sıhhati üzerinde ittifak edilmiştir. O’nun şanının yüceltiliğine dair Muhammed El- Busayri’nin Kaside-i Bürde’sindeki şu ifade pek güzeldir:

“Ey Muhammed! Bütün Peygamberler Miraç Gecesi Kudüs’te seni imam olarak öne geçirdiler. Hem öyle bir iltifatla ki; hizmetçiler efendilerini öne geçiriyormuşçasına,” der.

“Ayrıca o gece Sen, ‘Ya Muhammed!’ nidasıyla öyle bir çağrılış çağırıldın ki; bu nida ile bütün makamlar, senin makamının altında kaldı ve sen ref’ olundun (yüceltildin),” derler.

Kevser Sûresi’nin meali ve hadis-i şerifte kendilerine özel olarak verildiği bildirilen makam ve mevkiler bunları ispat eden açık delillerdir.

Yani “zikr”i, “fail”e de “mef’ul”e de izafe etsek hep aynı manaya gelmektedir. Allah’ın verdiğini kimse alamaz, O’nun vermediğini de kimse veremez. Resulullah (s.a.v.) kendisine verilen in’âmlar (nimetler, ihsanlar) ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

“Beş şey var ki bunlar benden önce geçmiş Peygamberlerden hiç birine verilmemiş, bana verilmiştir:

  • Bana bir aylık mesafeden heybet verildi.
  • Yerin her tarafı bana mescit ve temiz kılındı, ümmetimden her hangi biri namaz vaktine erdiği yerde namazını kılar.
  • Ganimetler benim için helal kılındı.
  • Diğer Peygamberler belli bir kavme gönderilmiş iken ben bütün insanlığa gönderildim.
  • Ve bana şefaat-i kübra verildi, (Buhari: Cilt 1/ 113).”

Ayrıca: “Ey iman edenler! Allah ve Resulünün hayat veren davetine icabet edin! Biliniz ki; Allah (c.c.), kişi ile kalbinin arasını açar ve en son döneceğiniz yer Allah’adır (Enfâl: 24)

Ve: “Her kim Resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur, Biz seni onlar üzerinde kefil olarak göndermedik, (Nisa: 80).”

Yine: “… Eğer O’na (Resule) itaat ederseniz hidâyet bulmuş olursunuz ve Resule ancak açıkça tebliğ etmek düşer,” (Nûr: 54). Ve:

“Ey Peygamber, Biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Hem Allah’ın izniyle davetçi ve aydınlatıcı lamba olarak gönderdik. Ve müminleri müjdele, onlar için Allah’tan büyük faziletler vardır.” (Ahzab: 45–47).

Bu âyetler ve bunlara benzer nice ayet-i kerimeler, Peygambere itaatin Allah’a itaat olduğunu gösteriyor ki; bundan daha büyük değer ve bundan daha yüksek mertebe bir insan için düşünülemez. Böylece Allah (c.c.):

“Senin lehine adını, şerefini, şanını ve makamını yücelttik,” derken bu hakikatleri talim ve tespit ediyor.

Resulullah (s.a.v.) önceki İlahi kitaplarda da tanıtılmış, geçmiş ümmetler tarafından da bilinmiştir. Şöyle ki:

“Onlar ki; kendilerine kitap verilmiştir, onlar O’nu çocuklarını tanıdığı gibi tanırlar. Kendi nefislerini zarara sokanlar var ya, işte onlar iman etmezler.” (En’âm: 20 ). Bu âyetin tefsirsinde, bu husus Abdullah bin Selam’a soruluyor (O, kitap ehlinden olup Müslüman olmuş büyük bir sahabedir), deniliyor ki:

—Siz önceden de Hz. Muhammed’i tanıyor muydunuz?

O, şöyle cevap veriyor:

—Vallahi, ben O’nu oğlumu tanıdığımdan daha iyi tanırım, diyor.

—Nasıl olur?” diyenlere de, şöyle diyor:

—Hz. Muhammed’in mutlaka Allah’ın Resulü olduğunu kesin olarak biliyorum ama evladımın mutlak hâlini anası daha iyi bilir, diyor.

Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya: 107). Buradaki “ancak” edatı O’nun sadece rahmet olarak gönderildiğini kuvvetle vurgulamaktadır. Bunun manası şudur:

“Biz seni sadece rahmet olarak gönderdik; başka bir şey için değil. Senin gönderilişin bütünüyle rahmet içindir.”

Bu ifade şu anlamları içermektedir:

1- Seni bizzat rahmet olarak gönderdik,

2- Sana sadece rahmet gönderdik,

3- Seni sadece rahmet olsun diye gönderdik.

Bunlar netice itibarı ile bir noktada buluşuyorsa da ayrı ayrı incelikleri vardır.

“Seni sadece rahmet olarak gönderdik,” derken “Sen onlara rahmetsin,” demektir. “Sen onların arasında bulunduğun müddetçe onlara azap verilecek değildir,” (Enfâl: 23) mealindeki âyet bunun şahididir.

“Sana sadece rahmet gönderdik” derken de Kur’ân-ı Kerim’in bir ismi de “Rahmet”tir.

“Biz, Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki; o, mü’minler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını arttırır,” (İsra: 82) âyeti de buna şahittir.

“Seni sadece rahmet için gönderdik,” derken de, “Onlara, yani âleme merhamet ettiğimiz için seni gönderdik,” demektir ki; hani Lût (a.s.)’ın kavmine hitaben söylediği:

“Sizin içinizde yol gösterecek aklı başında biri yok mu? (Hud: 78)” âyeti buna şahittir.

Yani, Resulullah (s.a.v.) olmasa O’nun yerini dolduracak başka biri yoktu. Ve bu düşünce: “Sen olmasan felekleri yaratmazdım,” haberiyle mutabıktır.

Resulullah’ın ve Kur’ân-ı Kerim’ın insanlığa rahmet olarak gönderildiğine itiraz edenler olabilir. Şöyle ki:

“Allah Resulü’nün gelmesi herkes için rahmet olmadı ki! Zira niceleri onunla azaba, cezaya, sıkıntılara maruz kaldı. Katil için kısas, zina eden için recm, had, masum ve namuslu insanlara iftira edenler için ‘haddülkazf’ (iftira cezası) var. Bunlar, onlar için rahmet değildir, bilakis azaptır,” denebilir.

Buna şöyle cevap verilir: Onun getirdiği İslam ahkâmında “İnsanlar kardeştir” hükmü vardır. Kardeşlerin biri birlerine yardım etmesi de vardır. Hatta zalim de olsa mazlum da olsa yardım edilmesi emredilmiştir. Mazlumu zulümden kurtarmak üzere yardım edilirken, zalimin de elinden tutulmak suretiyle zulüm işlemekten kurtarılması için yardım edilir. Zira o zalim o zulmü işlemekle büyük azaba müstahak olacaktır. Onu Cehennem azabından kurtarmak için işlediği zulümden vazgeçirmek onun için rahmet ve şefkattir.

Bir hastanın kangren olmuş bir azasını keserek onun hayatını kurtarmak ona ceza değil rahmettir. Hem bu rahmet belirli bir muhite, bir zamana, bir topluma mahsus da değildir. Hatta sadece insanlara da mahsus değildir. “Lil âlemin” ifadesindeki “âlem” kelimesi melekler de dâhil bütün yaratıkları kapsamaktadır.

Hani bir yerde ilmini gizleyen âlimler hakkında: “Her şey, hatta denizdeki balıklar bile lanet eder,” denir. İlmin yürürlükte olmadığı yerde haksızlıklar cari olacağı için zulüm ortamı doğacak ve ondan herkes ve her şey etkilenecektir. Bu manada Resulullah’ın hükmünün ve sünnetinin uygulanmadığı yerde fesat baş göstereceğinden, O’nun rahmet oluşu her şeyi içine almaktadır. Nasıl ki; “Rabbil âlemin” derken bütün âlemin terbiyecisi olarak âlemin tamamını içine alıyorsa “Rahmeten lilâlemin” derken de âlemin tamamını içine almış oluyor. Onun için:

“Sen gerçekten elbette dosdoğru yola hidâyet edersin,” (Müminûn: 76)  ve: “Onun emrine muhalefet edenlere fitne ya da acı azap isabet edeceğinden sakınsınlar,” (Nûr: 63) âyetleri de O’nun âlemlere rahmet olduğunun açık delilleridir.  

Resulullah’ın şanını yücelten haberlerden olarak O’nun mübarek eşlerinin müminlerin anası olduğunu bildiren:

“Ve O’nun eşleri müminlerin analarıdır, (Ahzâb: 6) ve: “Sizin için O’na (Resulullaha) eza vermek yoktur ve O’ndan sonra da O’nun eşleriyle evlenmeniz ebediyen caiz değildir,” (Ahzâb: 53) âyet-i kerimeleri O’nun özellikleri cümlesindendir.

İnsanlık tarihi içinde en büyük kahramanlıklar esasen Peygamberler tarafından gösterilmiştir. Hz. İbrahim hakkında:

“Sizin için İbrahim ve O’nunla olanlarda örnekler vardır. Hani O, kavmine şöyle diyordu: Biz sizden de, Allah’tan başka sizin taptıklarınızdan da uzağız, sizi kabul etmiyoruz ve sizinle aramızda ebediyen düşmanlık baş gösterdi ta ki; yalnız Allah’a iman edinceye kadar,” (Mümtehine: 4) buyrulmuştur.

Resulullah Hz. Muhammed (s.a.v.) hakkında da aynı beyan vardır:

“Andolsun ki; Resulullah sizin için, Allah’a ve âhiret gününe inanan, O’na güvenen ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir;.” (Ahzâb: 21).

Hele hele münafıkların bir takım dünyalık menfaatler karşılığı davadan feragat etme tekliflerine karşı Resulullah’ın: “Güneşi sağ elime ve ayı sol elime verseniz de ben bu davadan vazgeçecek değilim,” şeklindeki muhteşem ifadeleri, bu ifadenin altındaki kesin kararlılığı, azmi, metanet ve şecaati mükemmel bir insanlık örneği değil midir? Bunlar O’nun şan ve şerefinin, şahsiyet ve makamının yüceliğini ispat eden en bariz delillerdir?

Bunlar ve bunlar gibi nice nasslar Resulullah’ın (s.a.v.) adının, şanının ve şerefinin yüceltildiğini ilan ve ispat eden deliller ve şahitlerdir.

Sûre-i Celilenin 5. ve 6. âyetlerinde: “Gerçekten zorlukla beraber kolaylık ve gerçekten zorluğun yanı sıra kolaylık da vardır,” deniliyor. Şimdi de zurluk ve kolaylıkların karşılıklı durumlarını müzakere edelim:

 

ZORLUĞUN YANINDA KOLAYLIK

 

Hayatta muhtelif zorlukların olduğunu, ancak zorlukların yanı sıra veya akabinde bir kolaylığın olduğunu bildiren bir çok âyet-i kerime vardır.

“Biz insanı (yüz yüze geleceği nice) zorluklar içinde yattık. Yoksa o, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” (Beled: 4–5);

“… Allah bir zorluktan sonra bir kolaylık yaratacaktır,” (Talak: 7) âyet-i kerîmeleri bunlardandır.

“Dünya güzeldir, yeşilliklidir her kim onu hakkıyla alırsa kendisi için mübarek olur. Nice dünya varlıkları arasında keyif süren, onun nimetlerinden faydalanan, nefsanî arzularını doyuranlar var ki; onlar için kıyamet gününde yalnız ve ancak ateş vardır.” (C. Sagiyr).

Ve: “Dünya yeşilliktir (nimetlerle doludur), her kim oradan helal olarak mal edinir de yerine göre harcarsa onunla Allah (c.c.) sevap verir ve onu Cennetine alır. Her kim de helal olmayan yoldan mal edinir, kazancını meşru olmayan yerlere harcarsa Allah’ın ve Resulunun hakkı için o, uçurumlara yuvarlanır. Nice dünya nimetleri arasında yüzer (oynar), eğlenir de onlar kıyamet gününde onun için sadece ateş olur.”

Ayrıca da: “Dünya müminin hapishanesi ve kâfirin cennetidir,” denilmektedir.

Dünyada bir takım sıkıntı ve zorlukların olduğu muhakkaktır; bunlar hep görülür. Ancak onun sıkıntılarına dünya adına katlanmakla, Allah rızası için katlanmak arasındaki fark pek büyüktür. Sıkıntıları ve zorlukları Allah (c.c.) için sabırla karşılayan kimselere muhakkak kolaylıklar gösterileceğini müjdeleyen pek çok âyet-i kerime vardır. Bunlardan bazıları şöyledir:

* “Güzellikle kötülük eşit değildir, sen daha iyisi ile karşılık ver. Göreceksin ki; onunla senin aranızda düşmanlık bulunan birini dost ve koruyucu olarak bulacaksın. Ama bu sabredenlerden başkasında bulunmaz ve buna ancak insanlık ve din adına (hayırdan) büyük pay sahibi olanlar kavuşturulur.” (Füssilet: 34–35).

* “Sana isabet eden (başına gelen) şeye sabret. Doğrusu bu büyük iştir; büyük insanların işidir.” (Lokman: 17).

* “Sabret, Allah’ın vaadi haktır.” (Mü’min: 77)

* “Rabbinin hükmüne sabret, bizim gözümüz senin üzerindedir.” (Tur: 48).

* “Siz sabrediniz, gerçekten Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl: 46).

Resulullah’ın (s.a.v.) ahlâkının Kur’ân ahlâkı olduğunu biliyoruz. Bunları öğrenmek, söylemek ve anlatmak pek zor değildir. Ama bunları yaşamak ise hiç de kolay değil, herkesin de kârı değildir. Düşünebiliyor musunuz? Biri size kötülük edecek de siz ona iyilikte bulunacaksınız!

Ama bunlar Resulullah (s.a.v.) tarafından bizzat yaşanmış, bilfiil tatbikatı yapılmış gerçeklerdir. Ümmetine de böyle tebliğ ve telkinde bulunmuştur. Aksi halde:

“Neden yapmadığınızı, yapmayacağınızı söylüyorsunuz?” âyet-i kerimesinin muhatabı olurdu. Kaldı ki:

“Af yolunu tut ma’rufu emret ve cahillerden yüz çevir, onlara uyma,” (Arâf: 199) âyetini tefsir eden Cibril-i Emin: “Allah sana emrediyor: ‘Sana zulüm edeni bağışla, sana vermeyene sen ver ve sana gelmeyene sen git!’ diyor,” demiştir.

Allah Resulü (s.a.v.) bu tavsiyeleri hayatında yaşayarak gösterdi. Örneğin: Resulullah bir gün, akşamın alacakaranlığında Beytullah’ı tavaf ederken kendisine su-i kast niyetiyle Kâbe’nin bir tarafında saklanmış halde bekleyen Fedale adındaki birini fark etti ve yanına vardı:

– Fedale burada niye bekliyorsun? diye sordu.

O, cevap vermeye çalışırken Resulullah (s.a.v.) mübarek eliyle Fedale’nin göğsünü okşadı ve:

– Allah’ım bunun kalbini ıslah et, diye du’a etti.

Fedale diyor ki: “Dünyada Resullah kadar buğz ettiğim başka bir insan yoktu. Ancak bu olaydan sonra dünyada en çok sevdiğim insan O oldu.”

Uhud Harbi’nde müslümanlara onca eziyet ve zarar veren müşrikler Resulullah’ın dişini şehit ettiler, yüzünü yaraladılar; kan akıyordu. Hz. Fatıma müdahale etmek üzere geldi, O’nu öyle görünce heyecanla: “Allah’ım bunlara lanet et,” demek üzere ağzını açtığı anda Resulullah sözü kaptı ve: “Allah’ım bunları bağışla, zira bunlar bilmiyorlar” demiştir. Onlar aleyhine değil, onların lehine du’a etti. Resulullah, âyetin hükmünü bizzat yaşadı, tatbik etti.

Kötülük eden birine yaptığı kötülüğün benzeri bir kötülükle karşılık vermek adalettir; sana yapılan kötülükten daha az bir kötülükle mukabele etmek fazilettir; kötülüğü tamamen bağışlamak mürüvvettir; kötülüğü iyilikle karşılamak ise ihsandır.

Bu ise, Cenâb-ı Hakk’ı görüyor gibi teslimiyet içinde hakkının zayi edilmeyeceğine olan inanç ve itminan içinde olup yaptığı şeyin karşılığını bulacağına olan güvenle, nefis ve hevâdan gelecek dürtüleri yenerek iyilik yapabilmektir ki; bu kolay bir iş değildir. Bunu yapabilmek için nefsin, hevânın ve şeytanın talep ve dürtülerini hepten tepelemek gerekir ki; bunu ancak Allah’ın lütfu ve keremi ile desteklenmiş olan Peygamberler ve evliyalar yapabilir. Resulullah (s.a.v.) bütün bu zorlukları hayatında yaşadı. O’nda Peygamberi ahlak tecelli ettiği için karşılaştığı zorlukları bu sayede kolaylıkla aşabildi.

Nefis, şeytan ve hevâ ile mücadelenin kolay olmayacağı içindir ki; Resulullah (s.a.v) Tebük Harbi’nden dönenlere hitaben:

“Küçük harpten büyük harbe döndünüz,” buyurdular. Gerçekten görünmeyen düşmanla savaşmak daha zor ve tehlikelidir.

Allah (c.c.) O’na şu talimatı verdi:

“Senden önce de nice Peygamberler yalanlandı, onlar bu yalanlanmalar ve kendilerine verilen eziyetler karşısında sabrettiler, ta ki; onlara bizim yardımlarımız geldi. Allah’ın kelimelerinde değişiklik yok (kanun her yerde ve zamanda birdir). Onların haberi sana geldi. Eğer onların sana karşı çıkıp isyan etmeleri sana çok ağır geliyorsa, yapabilirsen yerin ta derinliklerine inebileceğin bir tünel aç; ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onları inandıracak âyet ve deliller getiresin! Allah dileseydi onları imanda birleştirirdi. Sen, sen ol da cahillerden olma! Senin davetine cevap verecek olanlar sadece canlı ve diri olanlardır, ölüler ise ancak “Ba’s Günü” (Ölülerin dirildiği gün) dirilirler. Sonra hep beraber birlik içinde Allah’a döndürüleceksiniz (En’âm: 34-36).”

Bu âyet-i kerimeden Resulullah’ın (s.a.v. ) ne kadar büyük bir sıkıntı ve ıstırap içinde olduğu anlaşılmaktadır.

Bunun yanı sıra:

“Bizim kelimemiz Peygamber kullarımız hakkında önceden geçti (kader ezelden yazıldı) ki; onlara, elbette yardım olunacak ve elbette bizim ordularımız galip gelecektir” (Sâffât: 171-173) ve “Allah ezeli hükmünde yazdı; elbette ben ve peygamberlerim galip gelecektir. Gerçekten Allah, kuvvet ve izzet sahibidir” (Mücadele: 21), âyet-i kerimeleri de Resulullah (s.a.v.)  için rahatlatıcı, kalp açıcı bir takım ilahi tesellilerdir. Zorluklardan sonra kolaylıların olduğunu gösteren İlahi Kanunlardır.

Resulullah’ın, Taif yolunda maruz kaldığı eziyetler bilinmektedir. Taiflilerden aldığı menfi cevaplar ve kendisine yapılan eziyetlerden sonra Allah’a sığınarak şöyle du’a ettiler:

“Allah’ım kuvvetimin zayıflığını, çaresizliğimi, insanların bana hakaretle bakmalarını, onlar üzerinde etki edemediğimi ve onların beni ucuz görmelerini sadece Sana şikâyet ediyorum. Sen ki, rahmet edicilerin en büyük rahmet edenisin. Sen zayıfların Rabbi ve Sen benim Rabbimsin. Beni kime havale ediyorsun? Beni hırpalamak isteyen karşıtlarıma mı? Yoksa üzerimde hâkimiyet kurmak isteyen düşmanlarıma mı? Her şeye rağmen eğer Sen bana gazap (öfke) etmezsen bunlardan hiç birine aldırmıyorum ama yine de elbette afiyetin daha geniştir! Karanlıkları aydınlatan yüzün hürmetine Sana sığınıyorum ki; onunla karanlıklar aydınlandı. Onunla dünya ve âhiret işleri yoluna girdi. Gazabın üzerime inmesin! Bana karşı dargınlığın olmasın ki; hep müracaatım, ilticam sanadır. Sen razı oluncaya kadar kapındayım, dilenmeye devam edeceğim. Lahavle vela kuvvete illa bike. Sensiz zarardan, ziyandan kurtulmak ya da arzu edilen şeylere nail olmak yoktur, her şey Seninledir.”

Bu du’a, O’nun ne derce sıkıntılı bir hâl ve zamanlar geçirdiğine apaçık bir delildir. Ancak görüldüğü gibi hiçbir zaman ye’se ve ümitsizliğe kapılmamış, Allah (c.c.) ile irtibatını kesmemiştir. Bilakis kuvvetle du’a ve ibadetine devam edeceğini, güven ve emniyetle halâs ve felâhı ancak O’ndan beklediğini bildirmiştir.

Bu duadan hemen sonra Resulullah’ın imdadına melek geliyor ve kendisine eziyet eden insanlar üzerine isterse dağların devrileceğini bildiriyor; onları cezalandırmak üzere emrinde olduğunu söylüyor. Fakat O, hiçbir zaman şahsı adına intikamı düşünmüyor ve istemiyor. Bilakis onlar hakkında hayırlı du’alarda bulunuyor: “Umarım bunların nesilleri içinden Allah’a ibadet eden insanlar çıkar,” diyor. Dar zamanda da itidali terk etmediğini, Peygamberi imanla sadakat ve samimiyetlerini gösteriyor.

Kur’ân-ı Kerim şöyle haber verir:

“Gerçekten insan “ helug “ (sabırsız ve hırslı) olarak yaratıldı. Kendisine bir şer (fenalık) dokunduğu zaman sızlanır durur. Kendisine imkân ve genişlik verildiği zaman da pintileşir, kimse için bir menfaat düşünmez. Ancak namaz kılan ve namazına devam edenler; kendi malından, isteyene ve (istemediği için) mahrum kalmışa pay ayıranlar (onlara bunu bir hak olarak tanıyanlar); Din Günü’nü tasdik edenler; Rablerinin azabından korkanlar, zira gerçekten Rablerinin azabından emin olunamaz; eş ve helalleri dışında namuslarını (iffetlerini) koruyanlar, nitekim onlar ile olan ilişkilerden dolayı kınanmazlar; bunların dışına çıkanlar haddi tecavüz etmişlerdir. Emanetlerine ve ahitlerine sadık kalanlar, şahitliklerinde hak ve doğruluktan ayrılmayanlar ve namazlarını muhafaza edenler. İşte bunlar, Cennetlerde ağırlanacak ve ikram göreceklerdir.” (Meâric: 19- 35).

Bu âyet-i kerimede bildirilen özellikler ciddiyet ve kararlılık isteyen vasıflardır. Bunlara samimiyet ve sadakatle riayet eden kimseler, mesut akıbetle müjdelendiler. Bunun hilafına hareket edenler için bu mes’ut akıbete mahzar olma bahtiyarlığı yoktur. Yani zorluğa katlanamayanlar kolaylık ve rahatlığa eremezler.

Burada bu âyet-i kerimede işaret edilen bir inceliği ifade etmek istiyorum. İnsanın bozuk tabiatından haber verdikten hemen sonra hassasiyetle namaz kılanlar istisna ediliyor. Bu çok önemlidir. Zira namaz insana öyle bir terbiye veriyor ki; insanın tıynetinde (huyunda) ve cibilliyetinde (yaratılışında) olan menfi etkileri bertaraf ediyor, şer (kötü) olan fiilleri işlemez hale getiriyor. “Gerçekten namaz fuhşiyat ve münkeratı önler, önünü keser. Allah’ın zikri elbette daha büyüktür, Allah sizin yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût: 45). İşte namaz budur.

Sûrenin 7–8. ayetlerinde:

“Bir işi bitirir içinden çıkarsan dikel ve Rabbine doğru yönel,” şeklinde özetlemeye çalışıyorum. Aslında insanın fariğ, yani boş olacak zamanı yoktur. Mutlaka her zamanın kendisine mahsus meşgalesi vardır. Âyette:

“İla Rabbike” ibaresi geçiyor. “İla” edatı ile bir hedef gösteriliyor:

O hedef “Rabb”dir. Yani Rabbul âlemin. Âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) ki; seni bunca nimetlere gark eden, bunca makamlara yükselten, bunca sıkıntılardan kurtaran, kâinat içinde şanını ve şerefini yücelten Allah’a (c.c.) hiçbir surette eş ve ortak koşmayasın! Du’anda, ibadetinde, yardım dilemekte, dinini tebliğ ve icraatında, sadece O’a güven; O’na dayan ve O’na inan. Sana yetecek, seni koruyacak ve seni muvaffak kılacak sadece O’dur, denmek isteniyor.

Nitekim Resulullah (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Beş şey gelip çatmadan ve yapacağınız hayır ve hasenatın önünü kesmeden önce şu beş şeyi ganimet olarak bil ve değerlendir:

1- Ölümden önce hayatın; 2- Hastalıktan önce sağlığın; 3-Meşguliyetten önce boş zamanın; 4- Yaşlılıktan önce gençliğin; 5- Fakirlikten önce zenginliğin kıymetini bil ve değerlendir.” (Keşf-ül Hafa: Rakam: 436).

Yani insanın, bilhassa Müslüman’ın boşa geçirecek zamanı yoktur.  Bir Müslüman için doğru ve güzel olan her türlü iş ve eylem meşrudur, hatta bu işlerin ibadete dönüşen bir tarafı vardır.

Onun için diyoruz ki; İslam Dini hayat dinidir. İçinden çıkılmaz zorluk ve sıkıntılar getiren bir din değildir.

Değil mi ki; Allah (c.c.):

“Allah, sizin için kolaylık murad eder zorluk murad etmez,” buyurur. (Bakara: 185). Ve: “Allah (c.c.) hiçbir nefsi gücünün üstünde bir mükellefiyete tabi tutmaz.”

O halde bütün hayatı meşru ve faydalı meşguliyetlerle geçirmelidir. Ancak, hayattan usanılmaması ve zevksiz bir duruma getirilmemesi için muhtelif eylemlerde bulunmak hayatın gereğidir. Onun içindir ki; Sûre-i celilede:

“Bir işi bitirince başka bir işe koyul, faaliyetin devam etsin,” diyor. Tembelliğe mahal bırakmıyor. Nitekim Resulullah (s.a.v.), tembellikten Allah’a sığınmışlardır. Ve şöyle buyurmuşlardır:

“Kuvvetli mümin zayıf müminden daha hayırlı ve Allah’a daha sevimlidir. Faydalı şeyler üzerinde hırslı ol, Allah’tan yardım dile, aciz olma, bir şey ile karşılaşırsan: “Keşke şöyle şöyle yapsaydım şöyle olurdu,” deme. “Allah’ın takdiri böyle imiş; Allah (c.c.) dilediğini yapar,” de! Zira “lev” (keşke) şeytana kapıyı aralar, şeytanın işini kolaylaştırır.” (Müslim: 1840).

Yani Müslüman, kadere inanan kimsedir. İlahi takdir mutlaka tecelli edecektir. Bunun üzerinde müzakere edilemez. Fakat herhangi bir olay gerçekleşmeden kaderden bahsedilemez. Yani: “Bu benim kaderimde yoktur, ben onun peşinden koşmam;” ya da; “Zaten o benim kaderimde vardır, ben onunla neden meşgul olayım,” denemez.

Kaderi Allah’tan başka hiç kimse bilemez. O halde kader tecelli edinceye kadar insanı bağlayan, dinin hükümleridir. Yapılan iş, eylem ya sevaptır ya günahtır veya mubahtır. Sevabı kaçırmamak için azami gayreti göstermeli, harama bulaşmamak için de aynı hassasiyeti göstermelidir. Bu hususlarda insan kendisine düşen görevde ve iradede kusur etmeden bir sevap kazandı ise, bu Allah’ın bir lütfudur; O’na hamd etsin ve şükretsin. Eğer bir günaha bulaşmış ise yine Allah’ın takdiridir. O’nun hıfz ve emânına sığınsın, koruyacak ve kurtaracak olan tek kuvvet de O’dur. Eğer olay kendi iradesi ile tecelli etmiş sevap kazanmış ise, muvaffak kılan Allah’a hamd etsin, şükretsin; kerameti kendinden görerek şımarmasın. Günaha bulaşmış ise tevbe ve istiğfar etsin. Eğer birisinin hukukuna tecavüz edilmiş ise hak sahibine ödeme gayretinde olsun! Günaha bulaştığı takdirde de bunalıma götürecek ümitsizliğe kapılmasın. Her iki halde de sahibi ve mu’ini sadece Allah’tır (c.c.). Bunu bilsin Allah’a (c.c.) güvensin ve O’na sığınsın. Kur’ân-ı Kerim’in bu mesajı, her mükellef Müslüman’ı bağlar.

İnsan bu dünyanın bir de âhireti olduğunu kabul eder, ona inanırsa orada hesap vereceğini düşünerek Hak’tan ve Allah’tan korkar. Cehennem azabından emin olamayacağını düşünür. Namus ve iffetlerini muhafaza eder, kendisi için helal olanın dışında, haram olan şeylere iltifat etmez, haddini aşmaz; helal dairesinde kaldığı müddetçe de yaptığı eylemlerinden dolayı kınanmaz. Böyle inanan ve yaşayanlar:

“Sözlerinde sadık ve emanetlerine ri’ayet ederler, hem Namazlarını muhafaza ediyorlar; işte onlar Cennet içinde ikramlara mahzar olacaklardır,” âyet-i kerimesinin muhatabı olurlar. İlahi terbiye budur. Ama bu sınırı aşanlar, başkalarının hakkına, hukukuna tecavüz etmiş olurlar.

İlahi terbiyenin dışında her hangi bir terbiyeyi Allah terbiye olarak kabul etmez.

İbnu Mes’ud’den gelen şu haber de bu hususta büyük bir uyarıdır. Şöyle der: “Nice insanlar vardır ki; kendilerine üst üste, bol bol verilen nimetlere aldanarak, derece derece günahlara boğulurlar. Ve nice insanlar vardır ki; etrafın aşırı derecede met-hu senasına aldanarak gerçekten bu iltifatı hak ettiğini zannederler ve fitneye düşerler. Ve nice insanlar vardır ki; yaptığı hatalarının ve yolsuzluklarının gizli kaldığına aldanarak ve her yaptığı şeyin yanında kaldığına mağrur olarak yanlış ve olumsuz faaliyetlerine devam eder giderler.”

Üzerinde durduğumuz İnşirâh Sûresi’nde de: “Bir işi bitirdikten sonra başka bir işe giriş,” şeklinde açıklamaya çalıştığımız âyetin manasını da böyle anlamak istiyorum. Bir hayra muvaffak oldunsa o muvaffakiyette bulduğun haz, inşirah ve rahatlık seni rehavete götürmesin; çünkü hayat onunla bitmedi. Ömrünün sonuna kadar yapacağın ve yapman gereken işlerin ve meşgalelerin vardır. Onları takip et. Bir hayrın peşinden başka hayırlar da yapma gayretinde ol. Eğer olumsuz bir işe ve eyleme bulaştınsa yine hayatın sonu değildir; bunun telafisi ve fevt olan (elden çıkan, kaybolan) şeyin tedariki için yapılabilecek bir şeyler vardır, ye’se ve bunalıma kapılmak seni kurtarmaz. Yapman gereken şeyleri düşün ve gerçekleştir.

Buradaki bu ilahi teselli ile aynı sûre ile beraber değerlendirilen Duhâ Sûresi’nin son âyeti arasında oldukça düşündürücü bir bağlantı vardır. Orada, Allah Reslulü’nün mahzar olduğu ilahi inayet ve iltifatlar sayıldıktan sonra:

“Allah’ın senin üzerinde olan nimetlerini hatırla, onları ifade et,” deniyor.

“Bir yerde nimeti zikretmek, o nimetin şükrüdür,” denir. Bazı insanlar ise mahzar olduğu nimeti söylemek istemezler. “Belki birilerinin benden beklentileri olur,” diye mi düşünürler bilemem? Ama Allah, nimetinin söylenmesini istiyor; “İnkâr ve nankörlük edilmesin,” diyor.

“Ben bunca nimetlere mahzar olmuş kul olarak Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” diyen Peygamberin hadisine işaret edilerek iki sûrenin hitamında aynı kaynaktan gelen bir tavsiye ve talimatla bize bir yön gösteriliyor.

Bunlar Kur’an’î mesajlar olarak Hz. Muhammed’in şahsında bütün bir insanlığa sunulan, herkesi ilgilendiren, herkese gerekli olan ilahi talimatlar ve terbiye yöntemleridir.

Rabbim Kur’ân-ı Kerîm’in mesajlarını doğru anlayıp kavramayı ve gereğince amel etmeyi cümlemize nasip ve müyesser kılsın!

Velhamdülillahi Rabbilâlemin .

17/ 9 / 2011
Selahaddin K İ P
K A Y S E R İ

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Bu içerik korunmaktadır!